Osmanlı'da Arkeolojinin Doğuşu ve Osman Hamdi Bey

11111111111111111111
Arkeoloji kelimesi Yunanca ”arkeo” (eski) ve ”logos” (bilim) kelimelerinin birleşimi olup ”geçmiş bilimi” anlamına gelmektedir. Sanatsal, tarihi ve kültürel eserlerin ortaya çıkarılmasını konu alan arkeoloji özellikle 19. ve 20. yüzyılda tarih bilimine önemli katkılarda bulunmuştur.
Dünya’da arkeoloji bilimi 15. yüzyılda rönesans dönemi zenginlerinin ve din adamlarının antik dönem tarihi eserlerine ilgi duymasıyla ortaya çıkmıştır. Diğer bir nedeni ise milliyetçiliğin Avrupa’^da yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır. Milletler, kendilerine köklü ve güçlü bir tarih bulmak için tarihi eserlere yönelmişler ve adeta tarihi sahiplenme yarışına girmişlerdir. Özellikle İtalyan Medici ailesi Avrupa’daki antik sanatsal eserlerin toplanmasında büyük mali destekte bulunmuş ve çok canlı maç izle geniş bir tarihi eser koleksiyonu meydana getirmişlerdir.
Rönesans döneminde antik dönem sanat eserine ilgi duymakla başlayan modern arkeolojinin temelleri ise  18. yüzyılın ortalarında atılmıştır ve Pompei ile Herculaneum  kazılarını gerçekleştiren Johann Joachim Winckelmann ilk arkeolog olarak tarihe geçmiştir.
1
Johann Joachim Winckelmann
1753 yılında Londra’da British Museum’un kurulması arkeolojinin yanında müzeciliği de ortaya çıkarmıştır. Avrupa’nın büyük devletleri tarihi eserleri sahiplenme konusunda birbirleriyle yarış halindedir. Bu yarışın en önemli alanlarından biri ise Osmanlı topraklarıdır. Tarihi eser açısından oldukça zengin topraklara sahip olan Osmanlı, yabancı araştırmacılar için bulunmaz bir arkeolojik hazinedir. Bir çok yabancı arkeolog Osmanlı topraklarına gelip bulduğu tarihi eserleri ülkesine kaçırmıştır. Bunlardan biri 7. Elgin kontu Thomas Bruce’nin Atina’daki 2500 yıllık Parthenon Frizlerini Londra’ya kaçırmasıdır. 1816 yılında British Museum’a satılan mermerler bugün  ”Elgin Mermerleri” adıyla sergilenmektedir
1
7. Elgin Kontu Thomas Bruce 1788
1
Parthenon (Akropolis, Atina), 1802
1
Londra’da bulunan British Museum’daki Elgin Mermerleri
Osmanlı’da  Müzecilik İlk Ne Zaman Başladı ?
Avrupa’da 14. yüzyılın sonunda başlayan, Rönesans döneminde ise tüm Avrupa’ya yayılan tarihi eser koleksiyonculuğu Osmanlı’da 18. yüzyılın sonuna kadar olmamıştır. Her ne kadar İstanbul’un fethinden sonra Fatih, antik eserlere sahip çıkmış olsa da bu ilgi Fatihle sınırlı kalmıştır. Avrupa’da 16. yüzyılda özellikle  İtalya’da bir çok aydın ve din adamı, antik eser koleksiyonculuğu yaparken Osmanlı’da tarihi eserlere karşı zerre kadar ilgi yoktur. Oysa ki Osmanlı, tarihi eser zenginliği bakımından dünyanın en zengin topraklarına sahiptir. Avrupa’nın bir çok ülkesinde Osmanlı’nın tarihi eser zenginliğinin yarısı bile yoktur. Buna rağmen 18. yüzyıla kadar Osmanlı’nın tarihi eserlere hiç değer vermemiş olması ilginç bir durumdur.
18. yüzyılın sonuna kadar, Avrupa’dan tarihi eserleri ziyarete gelen gezginlerin neden bu yerleri görmeye geldiğine anlam veremeyen Osmanlı’da müzecilik batının etkisiyle başlamıştır. Avrupa’nın bir çok ülkesinin başkentinde müzelerin açılması ve bu müzelerin devletlerin gelişmişliğinin bir işareti olarak görülmesi Osmanlı’da müzeciliğin başlamasına neden olmuştur ve ilk müze 1774 yılında Aya İrini’de Harbiye ambarı denilen depoda açılmıştır. Zamanla eser sayısı arttığından 1846 yılında sultan Abdülmecid’in emriyle Aya İrini Kilisesi Mecma-i Esliha-i  Atika ve Mecma-i Asar-i Atika isimleriyle iki bölüm olarak müzeye dönüştürülmüştür. Müzenin ilk müdürü ise Ahmet Fethi Paşadır. Bir süre sonra kilisenin rutubetli olması nedeniyle silahlar dışında kalan tarihi eserler Çinili köşke taşınmıştır. Ahmet Fethi Paşa’dan sonra müze müdürlüğüne 1872 yılında Alman F.A. Dethier getirilmiştir. Dethier’den sonra ise Türk arkeolojisinin babası kabul edilen Osman Hamdi bey, müze müdürü olmuştur
1
2
Aya İrini Kilisesinde kurulan müzelerin kitabeleri 
Tarihi Eserlerin Kaçırılmasına Yönelik Alınan Tedbirler
Osmanlı’da ilk müzenin kurulmasıyla arkeolojiye karşı ilgi duyulmaya başlandığını sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Osmanlıda müzecilik tamamen Avrupa’yı taklit etme ve eski eserleri koruma duygusuyla  başlamıştır. Uzun yıllar boyunca ise arkeoloji alanında hiçbir çalışma yapılmamış, daha da kötüsü, Avrupalı arkeologların Osmanlı topraklarından dilediği tarihi eseri kaçırması engellenememiştir. Bunun iki nedeni vardır :
1- Tarihi eserlere karşı ilgi duyulmaması ve toprak altından çıkarılan eserlerin maddi ve manevi değerinin bilinmemesi
2- Tarihi eser kaçakçılığına karşı hiçbir yasal düzenleme olmaması, Kaçakçılığa karşı bir yaptırım uygulanmaması
Bu iki neden yabancı arkeologların Osmanlı topraklarında bir çok tarihi eseri çıkartıp ülkesine kaçırmasına neden olmuştur. Ta ki 1863 yılına kadar…  1863 yılında ilk kez Osmanlı topraklarında yapılacak olan kazı çalışmaların nasıl yapılacağı hakkında bir emirname çıkarılmıştır. Kanuna göre yapılan kazılarda çıkarılan eser çift ise biri devletin, diğeri ise kazıyı yapan kişinin olacaktır. Çift değilse eser, kazıyı yapan kişinin olacaktır. Kısacası 1863 yılında çıkarılan emirname hem suistimale açık, hem de tarihi eser kaçakçılığını önleyemeyen bir emirnamedir.
1863 yılında çıkarılan emirnamenin bir işe yaramadığı kısa sürede anlaşılmıştır. Aynı yıl Ephesos’ta kazı çalışmalarına başlayan John Turtle Wood’un çalışma izni her yıl 4 kez uzatılmıştır. Ancak beşinci yıl Aydın valisi Hekimbaşı İsmail Paşa kazı çalışmalarıyla ilgili Sadrazamlığa bir şikayet mektubu yazmıştır. Vali, mektubunda kazı çalışmalarının daha ciddi olması gerektiğini, çıkarılan tarihi eserlerin yurtdışına çıkarılmasının yasaklanmasını ve kazı çalışmalarını devletin görevlendirdiği bir yetkilinin takip etmesini talep etmiştir. Bu rapor, 1869 yılında ilk asar-ı Atika nizamnamesinin çıkarılmasına neden olmuştur.
1869 yılında 7 maddelik ilk Asar-ı Atika nizamnamesi çıkarılmıştır. Nizamnameye göre kazı çalışmalarında çıkarılan eserler ister tek ister çift olsun yurt dışına çıkarılması yasaklanmıştır. Buna sebep olarak ise kazı çalışmalarında bulunan bir çok eserin tek olması nedeniyle devletin tarihi eserlere sahip olamaması gösterilmiştir. Ayrıca çıkarılan eserler tarihi açıdan değerli olduğu için bu eserlerin devlet müzesinde sergilenmesi gerektiği belirtilmiştir. Ancak bu nizamname de bir çok konuda yetersiz bir nizamnamedir.
1874 yılında bu kez 36 maddelik bir nizamname çıkarılmış, tarihi eserlerin kaçırılmasını engellemeye yönelik maddeler eklenmiştir. Nizamnamenin en önemli maddelerinden biri çıkarılan tarihi eserlerin üçte birinin kazı yapan kişiye, üçte birinin devlete,üçte birinin ise toprak sahibine verilmesinin kararlaştırılmasıdır. Bu maddeyle devlet, tarihi eserlere sahip çıkmak istemiş fakat üçte birinin kazıyı yapan kişiye bırakılması bir süre sonra istismar edilerek bir çok tarihi eserin yurt dışına kaçırılmasına neden olmuştur.
Nizamnamenin diğer maddelerinden biri ise kazılarda, devlet adına bir yetkilinin denetleme görevinin olmasıdır. Nizamnamenin 21. maddesi şöyledir :
Kazı yapılacak yerin hükümetçe sürekli denetlenmesi mümkün olmayacak kadar uzak olması durumunda ruhsat sahibinin refakatına masrafları onun tarafından karşılanmak suretiyle bir memur tayin olacaktır (1874 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi 24 Mart 1290, 20 Safer 1291)
Kazı çalışmalarını denetlemek için bir memur atanmıştır fakat ortada büyük bir sorun vardır. Atanan kişiler arkeoloji konusunda hiçbir bilgisi olmayan memurlardır. Görevleri kazı çalışmalarında çıkarılan eserleri kayıt altına almaktan başka bir şey değildir. Bu durum, bir çok değerli tarihi eserin, değersiz sanılarak yurt dışına kaçırılmasına yol açmıştır. Uzman eksikliğinin farkında olan Osmanlı, 1875 yılında 16 maddelik bir müze okulu tüzüğü hazırlayarak bir müze okulu açmak istemiş fakat devletin ekonomik açıdan kötü olması nedeniyle açılamamıştır.
İngiliz arkeolog ve sanat tarihçisi Austen Henry Layard, Osmanlı’nın kazılarda bir memur görevlendirmesini şöyle değerlendirmiştir :
”Babıali sefere eşlik etmek üzere bir yetkilisini göndermeye ikna edebilir. Bu durumda işler epey kolaylaşmış olur ve Avrupalıların erişmesi nedeniyle imkansız olan bir çok yer daha kolay ziyaret edilebilir. İyi idare edildiği takdirde böyle bir yetkilinin varlığı seferin araştırmalarına veya en önemli ve en ilginç kalıntıların alınmasına bir müdahale teşkil etmeyecektir (Shawn Malley ”Layard Girişimi” Geçmişe Hücüm Osmanlı İmparatorluğunda Arkeolojinin Öyküsü, 1753-1914 Ed. Zainab Bahrani, Zeynep Çelik, Edhem Eldem,  İstanbul SALT/ Garanti Kültür 2011 s.114)
Tarihi eser kaçakçılığı hakkında dönemin gazetelerinde de yazılar çıkmıştır. Örneğin 10 Mart 1876 tarihli Sabah Gazetesi’nin başyazısında çalınan tarihi eserlerimiz ve müzeciliğimiz konusunda şu yorum yapılmıştır :
“Avrupa’da müzehanelere pek çok ehemmiyet veriliyor; hem, düşünülürse verilmelidir. İnsan, tarihte görüp yahut işitip masal gibi zannettiği ezmine-i salife ve ahval-i maziyyenin asarını gözüyle görmeğe muhtaçtır.
Müzehane seyri insanın malumatını tevsi’ eder ve ibretini mucib olur. Bundan başka da ne hikmetledir bilemem; insanda eski eserler görmeğe tabii bir arzu vardır. Demek ki cemiyet-i beşeriyye aklen ve tab’an müzehaneye muhtaçtır.
Avrupa’da müzehaneler, şehirlerin en merkezi mahallerinde tesis olunarak, her gün sabahtan akşama kadar açıktırlar; herkes sualsiz, cevabsız girebilir; hatta taklit ve istinsaha dahi ruhsat vardır. Âlemde bulunan asar-ı atikanın yüzde sekseni Memalik-i Osmaniyye’de bulunmuştur desek mübalağa etmiş olmayız. Hal böyle iken, müzehanece Avrupa memalikinin kâffesinden geriyiz. Memalik-i Mahruse’de bulunan asar-ı atika Avrupa müzehanelerini zenginletmektedir. Vakıa geçen sene bir asar-ı atika nizamnamesi tanzim edildi idi; ancak taşralarda pek de icra olunuyor diyemeyiz.
Kıbrıs’tan gelen bazı zevatın rivayetine göre Lefkoşa’daki Amerikan Konsolosu, güya Kıbrıs’ın asar-ı atikasını iltizam etmiş gibi çıkarıp çıkarıp konsoloshaneyi bir müzehane hükmüne koyduktan sonra bir taraftan da Amerika’ya gönderiyormuş.”
33
Sabah 10 Mart 1876
1884 yılında bu kez Osman Hamdi Bey’in büyük emeği olan yeni bir nizamname çıkarılmıştır. Nizamname 5 bölümden ve 37 maddeden oluşmaktadır. Bu nizamnameyi diğerlerinden ayıran özelliği kazılarda bilgisiz bir memur yerine konuya hakim bir memurun görevlendirilmesi şartı getirilmesidir. Ayrıca kazı çalışmalarında çıkarılan eserlerin yurt dışına çıkarılması kesinlikle yasaklanmıştır.
Osmanlı döneminde tarihi eser kaçakçılığını önlemeye yönelik son nizamname 1906 yılında çıkarılan 4. Asar-ı Atika nizamnamesidir. 6 bölüm ve 35 maddeden oluşan nizamname bir önceki nizamnamenin maddelerine fazla dokunmamıştır. Tek fark bazı maddeler daha ayrıntılı açıklanmıştır. 1906 yılındaki nizamname 1973 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.  Nizamnamenin 6. bölümünde müze yetkililerinin görevleri şöyle tanımlanmıştır :
”Meydana çıkarılan her eski eser günü gününe, Müzeler genel müdürlüğünce tanzim olunmuş envanter defterlerine kaydolunacaktır. Bu defterin altları Müzeler  mümessili ile hafirler tarafından imza olunduktan sonra her gün çıkacak eserler hafriyat evlerinde muayyen bir evde depo edilecektir. Bu depolara eserleri incelemek için hafirler de girebileceklerdir” (1906 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi 10 Nisan 1322)
Osmanlı’da bir Tarihi Eser Kaçakçısı : Heinrich Schliemann ve Truva Hazineleri
19. yüzyılın başından itibaren Avrupalı arkeologlar ve araştırmacılar, tarihi eser bakımından dünyanın en zengin devleti olan Osmanlı topraklarında kazı çalışmalarına başlamışlardır. Yapılan çalışmalarda ise bir çok tarihi eser yurt dışına kaçırılmıştır. Örneğin 1816 yılında Lord Elgin Atina’daki Akropolis heykelerini Londra’ya, Bavyeralı 1. Ludwig  Aegina adasındaki Aphaia tapınağındaki heykeltraşlık eserlerini Münih’teki Glyptotek’e,  Kiklad adalarında bulunan Milo Venüs’ü ise 1821 yılında Paris’teki Louvre müzesine kaçırılmıştır. Ancak bu tarihi eser kaçakcıları arasında bir isim vardır ki bulduğu kaçırdığı tarihi eser tarihe geçecek arkeolojik bir buluştur. Truva hazinelerini kaçıran Heinrich Schliemann…
12670318_876702959108988_6151089739632639344_n
Truva kazısı çalışmaları
Schliemann Alman amatör bir arkeolog… Arkeolojiyle ilgilenmesinin nedeni ise sadece hazine bulup zengin olmak… Bu amaçla önce 1851 yılında ABD ye gidip altın aramış ve bulduğu toz altınlarda kısa sürede zengin bir bankacı oldu. Yalnız Schliemann için bu yeterli değildi. Aklı Homeros’un anlattığı Truva efsanesindedir. Schliemann Truva’nın bir efsane olduğunu düşünmüyordu. Homeros’un anlattığı Truva şehrinin gerçek olduğuna yürekten inanıyordu. 22 Ağustos 1868 tarihinde kız kardeşine yazdığı mektupta Truva’yı bulmaya karar verdiğini şöyle ifade etmiştir :
“…Gelecek Nisan’da tüm Hisarlık tepesini kazmaya niyetliyim, orada Pergamos’u yani Troia’nın kalesini bulacağımı düşünüyorum…” (Susan Heuck Allen -Finding the Walls of Troy: Frank Calvert and Heinrich Schliemann at Hisarlık, University of California Press, 1999 s.116)
Scliemann bu mektuptan 2 yıl sonra Truva’yı keşfetmek için 1870’de Troya şehrine ilk ziyaretini yaptı. Pınarbaşı ile Hisarlık Höyüğü’nde yaptığı incelemede Troya’nın kesinlikle Homneros’un anlattığı Truva olduğuna inandı ve 1871 yılında Osmanlı’dan aldığı izinle kazı çalışmalarına başladı. Devlet adına gözlemci olarak ise tamirat ve müze katibi Kadri bey görevlendirildi.
1111
Heinrich Schliemann, Miken’deki Aslanlı Kapı’da, 1884
1873 yılının Mayıs ayında Hisarlık’ta başladığı kazı çalışmalarında dibe indikçe yeni bir eser keşfeden Schliemann bulduğu tarihi eserler karşısında yaşadığı mutluluğu ve Truva eserlerini nasıl kaçırmaya karar verdiğini şöyle anlatmıştır :
”Önemli hazinelerin çıktığını anladığımda ‘paydos’ diyerek işçileri uzaklaştırdım ve daha sonra sevgili karım Sofia Schliemann’la gittik ve hayati tehlikeler içinde hazineleri oradan tırnaklarımızla bıçakla kazıyıp eşim Sofia Schliemann’ın eteğinin altına sakladım ve kulübemize koyduk. Büyük bir krallığın hazineleri olan taçlar, tokalar, gerdanlıklar, küpeler, yüzükler, bilezikler, bakır ve tunç miğfer kırmızı şala sarıldı… İşte bu Priamos’un hazinesiydi’’ (Radikal – Troya’nın hazin öyküsü 09.09.2012)
12
Sophia Schliemann Truva hazineleriyle birlikte 
Schliemann bulduğu tarihi eserleri önce Atina’ya, oradan da İngiltere’ye kaçırmıştır. Cebinde taşıyabileceği büyüklükteki eserleri ise Asar-i Atika nizamnamesinin kendine verdiği hakla kaçırmıştır. Osmanlı, eserlerin kaçırıldığını fark ettiğinde iş işten geçmiştir. Açılan  dava sonucunda 50 bin Frank karşılığında Truva hazinelerinden vazgeçilmiştir
1344
İzzettin bey’in Truva hazinelerinin kaçırılmasından sonra hazırladığı rapor 24 Temmuz 1874 
Peki ya Scliemann Truva hazineleri hakkında ne düşünüyordu? Suçlu olduğunu kabul etmiş miydi? Tabii ki hayır… Truva hazinelerini kanunsuz bir şekilde yurtdışına kaçıran Schliemann, işlediği suçu kabul etmeyerek bunu bilim adına yaptığını ve gelecek kuşakların kendisini alkışlayacağını söyleyebilmiştir
“…Yeni uygulamayla Türk hükümeti yazılı anlaşmamızı sözün tam anlamıyla bozuyordu ve beni sorumluluklarımdan kurtarıyordu. Kesinlikle bir suçum olmadan bozulan anlaşmadan sorumlu değildim; bulduğum değerli şeylerin hepsini kendime saklayarak onları bilim adına kurtardım. Tüm uygar dünya yaptıklarım yüzünden beni alkışlayacaktır…” (Ufuk Esin – Heinrich Schliemann, Kazı Raporları ve Mektuplarından Seçme Parçalarla, Sandoz Kültür Yayınları, İstanbul 1991 s.43)
1
22
Schliemann’ın anılarındaki çizimler 
Osman Hamdi Bey’in Arkeolojik Çalışmaları
Osmanlı’da arkeolojiden bahsederken Osman Hamdi bey için ayrı bir parantez açılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün ülkemizde arkeolojik çalışmalar yapılıyorsa, arkeoloji müzesi gibi arkeolojik eserler açısından zengin bir müzemiz varsa bu Osman Hamdi beyin insanüstü çabaları sayesindedir. Yaptığı arkeolojik çalışmalarla Türk arkeolojisini başlatmıştır.
1881 yılında Arkeoloji müzesi müdürlüğüne getirilen Osman Hamdi bey’in ilk icraatı yeni bir Asar-ı Atika nizamnamesinin çıkarılması için çalışmak olmuştur. Böylece Osmanlı topraklarında çıkarılan tarihi eserlerin yurt dışına kaçırılmasını engellemek için ilk önemli adımı atmıştır.
Osman Hamdi Bey, Avrupa’dan gelen yabancı arkeologların çalışmalarını dikkatle takip eden biriydi. Onların çalışma tekniklerini, metodlarını inceliyordu. Özellikle Schliemann’ın Truva hazinelerini kaçırmasından sonra yıllardır düşündüğü şeyi hayata geçirmeye karar verdi. Neden Türkler de arkeolojik kazılar yapmasın? Neden topraklarımızdaki tarihi eserleri kendimiz çıkarmayalım ? Artık Türklerin kendi arkeolojisini yaratma zamanı gelmişti ve çalışmalar için kolları sıvadı.
İlk arkeolojik çalışmasını 1886-87 yılları arasında  Arslantaş- Finike kıyılarındaki Sidon antik kentinde yaptı. Kazı çalışmalarında tam 18 kral lahdi çıkarıldı. Bu buluş, o günün koşullarında dünya çapında bir başarıydı. Dünyada ilk kez bir Türk arkeolog bir kazı çalışması yapmış ve çalışmaları sonucunda 18 Kral lahdi çıkarılmıştı. Lahitlerin 7 tanesi belgelenerek yerinde bırakıldı. Geriye kalan 11 lahid,gemilerle İstanbula taşındı ve 13 Haziran 1891 tarihinde açılan Lahitler müzesinde sergilenmeye başlandı. Sidon kazıları hem Osman Hamdi bey’e hem de Müze-i Hümayun’a dünya çapında bir şöhret kazandırdı. Çıkarılan Kral lahitlerinin bazılarının isimleri şöyledir : Tabnit lahdi, Likya lahdi, Satrap lahdi, Ağlayan kadınlar Lahdi, İskender Lahdi
image013
Sidon (Sayda) kazılarında İskender Lahti’nin mezar odasından çıkarılışı – 1887
22222
İskender lahdinde Büyük İskender Persleri bozguna uğratırken
Osman Hamdi beyin diğer önemli kazılarından biri ise Nemrut kazılarıdır. Otto Pucstein’in başlattığı Nemrut kazılarını devam ettiren Osman Hamdi bey kazı çalışmaları sonunda Kommagene kralı 1. Antiochos’un yaptırdığı stelleri ve tanrı tahtlarını bulmuştur. Taşınabilir olan eserleri İstanbul’a taşımış ve Nemrut kazılarını ”Le Tumulus de Nemroud Dagh” ismiyle kitap haline getirmiştir
111
687
Osman Hamdi Bey Nemrut’ta 1899
image (1)
image
Osman Hamdi bey’in kazılarından biri ise Muğla’nın Yatağan ilçesine bağlı Lagina Hekate kutsal alanında yaptığı kazı çalışmasıdır. 1891-92 yılları arasında yapılan kazılarda M.Ö. 2. yüzyıla ait olan Hekate tapınağı bulunmuştur. Tapınakta bulunan Hekate tapınağı frizlerinin tamamı bugün İstanbul arkeoloji müzesinde sergilenmektedir
11111111
Lagina Hekate kazı çalışmaları 1891 – 1892
2222222
Osman Hamdi Bey Lagina Hekate Tapınağı Kazısında
19. yüzyılın son çeyreğinde temelleri atılan Türk arkeolojisi, Cumhuriyet döneminde de Atatürk’ün desteğiyle devam etmiş ve sağlamlaşmıştır. Ancak üzülerek söylemek istiyorum ki bugün tarihi eserlerimize Osmanlı dönemindeki kadar bile değer verilmemektedir. Lütfen bir gün İstanbul’daki arkeoloji müzesini ziyaret edin. Orada bu topraklardan çıkan, bu milletin tarihi eserini göreceksiniz. Osman Hamdi beyin bulduğu Kral lahitlerini göreceksiniz. Bu tarih bizim tarihimiz…
TIBBIYELİ HİKMET

Bir cevap yazın