Atatürk'ün Arkeolojiye Verdiği Önem ve Cumhuriyet'in İlk Yıllarında Arkeoloji

Atatürk ve Türk Ocağı
Bir millet düşünün… 12 yıl aralıksız savaşmış, tüm malını mülkünü, evini, çocuğunu, kocasını kaybetmiş,  devletini kaybetmiş, ayağına giyecek çarığı, sırtına giyecek hırkası yok… Tamamen sıfırı tüketmiş, her şeye yeniden başlamak zorunda kalmış 12 milyonluk bir millet… Nüfusun yarısının salgın hastalıkların pençesinde kıvrandığı, okuma yazma oranının yok denecek kadar az olduğu, toprakların büyük bölümünün yanıp çoraklaşarak kaderine terk edildiğini hayal edin…
İşte 1923 yılında Cumhuriyet kurulduğunda Türk milletinin durumu böyleydi. Her açıdan dibe vurmuştuk. Yeniden ayağa kalkmak için çok çalışmamız gerekiyordu.  Yeni doğmuş bir bebek gibi önce emeklemeyi, sonra yürümeyi öğrenmek zorundaydık. Cumhuriyet’i kuran kadro bunun bilincindeydi. Osmanlı’dan çok ağır bir fatura devraldıklarını ve bu faturanın bedelini ödemek için çok çalışmaları gerektiğini biliyorlardı. Her alanda çalışmalıydık.
Eğitim, ekonomi, sağlık, sanayi gibi hayati önemi olan temel sorunlarımız vardı. Okul yoktu, hastane yoktu, fabrika yoktu. Ancak bu şartlarda bile Cumhuriyet, bugün bile değer vermediğimiz bir konuya titizlikle önem verdi. Tarih ve arkeoloji…
Tarih ve arkeoloji alanında ilk çalışmalar Cumhuriyet’in ilanından önce başlamıştır. Henüz meclisin yeni kurulduğu günlerde 9 Mayıs 1920 de Atatürk, Maarif vekaletine bağlı bir Türk Asar-ı Atika müdürlüğünün kurulmasını istemiştir. 1 yıl sonra ismi Kültür(Hars) müdürlüğü olarak değiştirilmiştir.
Ekim 1922 de maarif vekaletinin kültür müdürü, Mübarek Galip bey yayınladığı bir genelgede tüm vilayetlerden Osmanlı’dan  kalan ya da daha önceki döneme ait olan Türk tarihiyle ilgili tüm tarihi eserlerin belgelenmesini, bilgi toplanmasını, fotoğraflarının çekilerek rapor halinde bakanlığa yollanmasını istemiştir. Bu genelge kültür envanterimizin oluşmasında atılan ilk önemli adımdır. Kasım 1922 de ise Kültür müdürlüğü ”Müzeler ve Asar-ı Atika hakkında talimat” isimli bir bildiri yayınlayarak  müze çalışmalarının nasıl yapılması gerektiğini belirtmiştir.
Atatürk’ün Tarihe verdiği önem 
Kurtuluş savaşının devam ettiği günlerde kültür müdürlüğü kurması, Atatürk’ün tarihe ve kültüre verdiği önemin açıkça ispatıdır.  Eğitime verdiği önemi bir konuşmasında şu şekilde ifade etmiştir :
“En önemli ve verimli vazifelerimiz milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde kesinlikle zafere ulaşmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur.” (İhsan Pekel – Atatürk’ü Anlamak ve Anmak Cilt :2 Atatürk Araştırma Merkezi, 2005 s.129)
111
Atatürk, Diyarbakır Urfa kapısının işlemeli demir kapılarını incelerken (16 Kasım 1937)
Eğitimi en önemli iş olarak kabul eden ve cehaleti yenilmesi gereken en büyük düşman olarak gören Atatürk için tarih sadece geçmişi öğrenmek değildir. Aynı zamanda milli bir meseledir. Tarihin bir millet için ne kadar önemli olduğunu şöyle açıklamıştır :
”Bir vatanın sahibi olmanın yolu, o topraklarda yaşanmış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanıma ve sahip olmaktan geçer” (Deniz Kuvvetleri Dergisi Eylül 2014 sayı : 620 s.36)
Atatürk’e göre bir milletin en önemli görevlerinden biri tarihine sahip çıkmasıdır. Çünkü milletlerin tarihi, onları dünya siyasetindeki büyüklüğünü göstermektedir. Kısacası Atatürk’e göre tarih, bir milleti dünyaya tanıtan en büyük güçtür. Aşağıdaki sözü onun tarihe nasıl ciddiyetle yaklaştığını anlama açısından önemlidir
“Ecdadımız büyük imparatorluk kurmuş, uygarlıklar yaratmış. Bizim gö­revimiz bunları aramak, incelemek, kendi milletimize ve dünyaya tanıtmaktır.” (Muazzez İlmiye Çığ – Atatürk ve Sümerliler Kaynak yayınları 2009 s.27)
Atatürk’ün tarihe verdiği önem ve katkılarından dolayı , 19 Eylül 1923’te İstan­bul Üniversitesi tarafından ”tarih profesörü” ünvanı verilmiştir. Hayatı cephelerde geçen başarılı bir komutanın tarih profesörü ünvanına layık görülmesinin tarihte örneği yoktur. Afet İnan’ın tarih tezi çalışmaları sırasında Atatürk ile aralarında geçen şu konuşma ”tarih profesörü” ünvanını hak ettiğini göstermektedir. Afet İnan anlatıyor :
”1928 yılında, Fransızca coğrafya kitaplarının birinde, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve Avrupa zihniyetine göre ikinci “secondaire” tipi bir insan tipi olduğu yazılıydı. Kendisine gösterdim. Bu böyle midir? Dedim. “Hayır, ola­maz, bunu araştıralım. Sen çalış.” Dediler. Türkler bir aşiret olarak Anadolu’da impara­torluk kuramaz. Bunun başka türlü bir açıklamasının olması gerekir. Tarih bilimi bunu meydana çıkarmalıdır” diyordu. Hititler Anadolu’da devlet kuran en eski medeniyet­lerden biri olduğundan Atatürk’ü en çok düşündüren konulardan olmuştur. Acaba, Akdeniz’in kaybolmuş ve yaşamış olan eski medeniyeti ile Türklerin ilgisinin ne olduğu sorusunu sık sık inceleme yapmaya teşvik etmiştir” (Afet İnan – “Atatürk ve Tarih Tezi” Belleten, C. III., TTKY, Ankara, 1939 s. 244- 245)
Atatürk’ün Arkeolojiye Verdiği Önem ve İlk Arkeolojik Çalışmalar 
Tarihe çok önem veren Atatürk’ün tarih alanında önem verdiği bilim dallarından biri arkeolojidir. Veliaht Vahdettin ile Almanya seyahatine giden Atatürk Berlin Müzesi’ni ve Pastdam Sarayını gezmiş ; Pergamon Müzesi’ndeki Zeus Tapınağı’ndan etkilenmiştir. Almanya seyahatinde gezdiği müzelerde gördüğü tarihi eserlerin arkeolojiye ilgi duymasında önemli etkisi olmuştur.
Almanya gezisinde müzeciliğin önemini anlayan Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından 6 ay sonra Topkapı sarayını müze haline getirerek tarihi eserlere sahip çıkma yolunda ilk önemli atmıştır ve İstanbul’a her gelişinde mutlaka Topkapı sarayındaki müze çalışmalarını denetlemiştir.  1934 yılındaki son ziyaretinde Piri reisin Amerika haritasından çok etkilenerek bu eserin gizli kalmamasını, dünyaya ve özellikle de Amerika’ya gösterilmesi gerektiğini söylemiştir.
12
Atatürk Aspendos Tiyatrosu önünde (9 Mart 1930)
Topkapı sarayını müzeye dönüştürerek ”Osmanlı mirasına” sahip çıkan Atatürk için arkeolojinin ayrı bir önemi vardı. Çünkü kurtuluş savaşı yıllarından beri Türklerin Anadolu’nun gerçek sahipleri olduğunu düşünüyordu. Bunun ispatı için ise mutlaka arkeoloji ve antropoloji bilimine önem verilmesi gerektiğinin bilincindeydi. Arkeolojinin ve antropolojinin ne kadar önemli olduğunu şöyle açıklamıştır :
“Tabiatın esrar dolu sinesine her gün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için çalışanları tatmin edecek ve insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuş ve tespit etmiştir. İşte Arkeoloji ve Antropoloji, o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu son ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Onun içindir ki, bizim tarih belgelerimizin her parçası klasik sayılan kültür eserlerinin de aynasıdır.” ( Mehmet Rauf İnan – Atatürk’ün Evrenselliği, Önder Kişiliği ve Amaçları, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, 1983 s.353)
“Tarih araştırmalarında arkeoloji ve antropoloji başta gelir, tarih bu bilimlerin çıkardığı belgelere dayandıkça sağlam temelli olur. Çağdaş uygarlığı anlaya­bilmek, kavrayabilmek, dünyadaki eski uygarlıkları, insanlığın ilk uygarlıklarını doğru tanıyabilmekle mümkündür.” (Belgelerle Türk tarihi dergisi, Sayı 44-47 Menteş Kitabevi 2000 s.12)1
Atatürk Antalya’da Aspendos Antik Tiyatrosu’nda (9 Mart 1930)
Cumhuriyet’in ilanından sonra ilk resmi arkeolojik kazılar 1925 yılında Ankra garının arkasındaki iki tümülüste ve Çankırı Demirköprü’deki höyükte Theodor Makridi tarafından yapılmıştır. Aynı yıl Kayseri Kültepe’de de Çek dilbilimci Bedrich Hrozny arkeolojik kazılar başlatmıştır.
Arkeoloji alanında Türk uzmanlar olmadığı için Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen kazı çalışmaları yabancılar tarafından yapılmıştır. Bu çalışmalardan bazıları şunlardır :
1925 yılında Prag üniversitesi profesörlerinden Antonin Salac tarafından Foça kazısı gerçekleştirilmiştir
1926 yılında Ankara Augustus tapınağında Alman M.Schede ve D.Krencker kazı çalışmaları yapmıştır
1927 yılında Alişar höyüğündeki kazı çalışmaları Hans Henning von der Osten tarafından başlatılmıştır
1927 yılında SultanAhmet’teki at meydanındaki kazı çalışmaları  British Academy Başkanı Mr. Casson başkanlığında başlamıştır.
Ayrıca 1927 yılındaki Bergama ve İstanbul Beykoz’daki Yuşatepe arkeolojik kazı çalışmaları yabancı arkeologlar tarafından yapılmıştır.
1
Alişar höyüğü 1931 
Arkeoloji çalışmalarında artık Türk arkeologların da yer alması gerektiğini düşünen Atatürk’ün isteğiyle ilk Türk arkeolojik kazı çalışmaları 1930 yılında Şevket Aziz Kansu, Hamit Zübeyr Koşay, Kılıç Kökten ve Arif Müfid Mansel başkanlığında başlatılmıştır. Arif Müfid Mansel’in 1930 yılındaki Balabanağa mescidi kazısı, 1932 yılında Atatürk’ün desteğiyle yapılan Yalova kaplıcaları kazısı ve 1933 yılındaki Ankara Ahlatlıbel kazısı çalışmaları ilk Türk arkeolojik kazılardan bazılarıdır. Atatürk 1933 yılında Ahlatlıbel kazılarını ziyaret ederek kazı çalışmalarını izlemiştir
11
Atatürk Ahlatlıbel kazı çalışmalarında (5 Mayıs 1933)
Atatürk’ün arkeolojiye karşı ilgisi  basit amatörce bir ilgi değildir. Arkeoloji alanında bir çok kitaplar okuyan Atatürk, bir arkeolog kadar bu konularda bilgi sahibidir. Örneğin 1930 yılında Yalova’da Afet İnan’a söylediği şu sözler Atatürk’ün arkeoloji bilgisini net bir şekilde ortaya koymaktadır :
“Çamurdan tuğla, çanak çömlek ilk insanın yaptığı eserlerdendir. Hayvanları ehlileştirmek onlardan muhtelif suretlerle istifade etmek, hayvanları sürüler halinde bulundurmak, insanların ilk yaptığı işlerdendir. Ziraat de böyledir. Bundan başka insanlar bulundukları mıntıkaya göre kerpiçten, tuğladan veya taştan binalar yaptılar. Kanallar açarak bataklıkları kurutmak, muhtelif tarzda sulama usulleri de insanların ilk buldukları şeylerdendir. Güneşi ve yıldızları müşahede sayesinde takvimin esasını koyan, tabiatın en büyük kuvvet olduğunu keşfeden binlerce sene evvel yaşamış eski insanlardır. Gemi inşa eden ve denizlerde dolaşmak kabiliyetini de gösteren, ticaret etmesini öğrenen bu insanlardır. Bütün bu saydıklarımız dünyada ve bütün beşeriyette ilk medeni eserlerdir…” (Atatürk ve Türk dili: Belgeler, 1. cilt Türk Dil Kurumu, 1992 s.402)
1
Atatürk Bergama’da (Pergamon) 13 Nisan 1934
111
Atatürk Pergamon’da  13 Şubat 1934
Yapılan arkeolojik çalışmalar, Atatürk için yetersizdir. Türk arkeolojisinin gelişmesi için daha çok Türk arkeologa ihtiyaç vardır. 22 Mart 1931 tarihli İsmet İnönü’ye çektiği telgrafta daha çok arkeoloji uzmanına sahip olmaları gerektiğini ve uzman açığının kapatılması için yurt dışına öğrenci yollanmasının şart olduğunu şöyle anlatmıştır :
”Başmüvekkil İsmet Paşa Hazretlerine
Son tetkik seyahatlerimde muhtelif yerlerdeki müzeleri ve eski sanat ve medeniyet eserlerini de gözden geçirdim.
1.İstanbul’dan başka Bursa, İzmir, Antalya, Adana ve Konya’da mevcut müzeleri gördüm. Bunlarda şimdiye kadar bulunabilen bazı eserler muhafaza olunmakta ve kısmen de ecnebi mütehassısların yardımiyle tasnif edilmektedir. Ancak memleketimizin hemen her tarafında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan kadim medeniyet eserlerinin ilerde tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap bir hale gelmiş olan âbidelerin muhafazaları için Müze Müdürlüklerine ve hafriyat işlerinde kullanılmak üzere (Arkeoloji) mütehassıslarına kat’i lüzum vardır. Bunun için Maarifce harice tahsile gönderilecek talebeden bir kısmının bu şubeye tahsisi muvafık olacağı fikrindeyim” (Hüseyin Karaduman – Türkiye’de Eski Eser Kaçakçılığı Ankara ICOM 2007 s.33)
ata_tara_04
Atatürk’ün 21 Şubat 1931 günü Konya Mevlana Müzesi (o zamanki adı Asar-ı Atika Müzesi) ziyaretlerinde Müze defterine yazdıkları  (“Bilgi eseri olduğu anlaşılan tertip ve intizamdan çok memnun oldum” Gazi M. Kemal)
Atatürk’ün İnönü’ye çektiği telgraftan sonra arkeoloji eğitimi alması için  devlet bursuyla yurtdışına  ilk öğrenciler yollanmıştır. Bu öğrencilerden biri ilk Türk Hititologumuz olan Sedat Alptir. Atatürk, Sedat Alp’ten Eski çağ tarihi ve Hititoloji eğitimi almasını Reşit Galip aracılığıyla istemiştir. Berlin üniversitesinde 1936-1940 yılları arasında dünyaca ünlü bilim adamları Benno Landsberger ve Johannes Friedrich’ten dersler alan Sedat Alp 1941 yılında Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Hititoloji bölümünde ders vermeye başlayarak ilk Türk Hititolog olmuştur.
s-alp
Sedat Alp 
Dünyaca ünlü bilim adamlarımızdan Ekrem Akurgal da Atatürk’ün yurtdışına yolladığı öğrencilerden biridir. 1932 – 1940 yılları arasında Berlin Üniversitesinde eğitim alan Akurgal, 1941 yılında DTCF de ders vermeye başlamıştır. Aynı yıllarda Halet Çambel Fransa’da Sorbonne üniversitesinde eğitim alan genç arkeologlarımızdandır. Her ikisi de eğitimlerini tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönerek Türk arkeologlar yetiştirmişlerdir.
Türk Tarih Kurumu ve DTCF’nin Kurulması
Atatürk, arkeoloji alanında yurtdışına öğrenci yollamakla da yetinmemiştir. 15 Nisan 1931’de kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Tarih Kurumu) tüzüğünün 4. maddesine ”Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak vesaik  ve malzemeyi elde etmek için  icab eden yerlere taharri, hafr ve keşif heyetleri göndermek” fıkrasını ekletmiştir.
11
Atatürk İstanbul Topkapı Arkeoloji Müzesinde, eserler hakkında müdür  Tahsin Öz Bey’den bilgi  alıyor. (10 Şubat 1933)
Türk Tarih Kurumundan sonra arkeoloji alanında atılan ikinci önemli adım ise Dil Tarih, Coğrafya Fakültesinin kurulmasıdır. 9 Ocak 1936 da 29 kişilik öğretim üyesi ve 400 kişilik öğrencisiyle Ankara halk evinde yapılan törenin ardından gençlik parkının karşısındaki Evkaf binasında Türk arkeolojisine büyük hizmetleri olacak olan Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi açılmıştır. Fakülte çok kısa zamanda dünya çapında bir fakülte olmuştur. Çünkü dönemin dünya çapındaki bilim adamları DTCF’de öğretim üyesidir.  Peki bu kadar büyük bilim adamları neden yeni kurulmuş bir fakültede öğretim üyesidir? Nedenini okurken bir kez daha Atatürk’ün dehasına hayran kalacaksınız.
1933 yılında Almanya’da iktidara gelen Hitler, Yahudilere karşı baskıcı bir politika uyguluyordu. Hitler’in zulmünden korkan Yahudi bilim adamları Almanya’dan kaçmaya başladılar. Vatansız kalan bu değerli bilim adamlarına Atatürk sahip çıkmıştır.. Almanya’dan kaçan Yahudi bilim adamlarını Türkiye’ye davet etmiş ve bir çok fakültede öğretim üyesi yapmıştır.Atatürk’ün davetiyle gelen Benno Landsberger, Sümeroloji bölümünde  Sümerce ve Akadça dersleri vermiştir. Hans Gustav Guterbock ise Hititçe ve Hitit tarihi dersleri… Her iki bilim adamı da 1948 yılına kadar Türkiye’de öğretim üyeliği yapmıştır. İlk kadın Sümerologumuz Muazzez İlmiye Çığ, dünya çapındaki bu hocaların öğrencisidir
22
Benno Landsberger
indir
Hans Gustav Guterbock 
11111
Atatürk, Ankara’da Birinci Türk Tarih Kongresi sırasında kongre delegeleri ile (8 Temmuz 1932)
2iji23k
iejbf4
Atatürk’ün Anadolu arkeolojisine ve Hitit çalışmalarına verdiği destek Fransız ‘Revue Hittite et Asianique’ yayın kurulu tarafından onurlandırılmıştır.
Atatürk ve Alacahöyük Kazıları
Atatürk arkeolojik çalışmalarda etkin görev almaktan da geri durmamıştır. Örneğin bugün hepimizin bildiği Alacahöyük’te kazı çalışmalarını başlatan kişi Atatürk’tür. 1935 yılında Atatürk’ün isteğiyle başlatılan Alacahöyük kazıları Hamit Zübeyr Koşar ve Remzi Oğuz Arık tarafından yürütülmüştür ve 1937 yılına kadar ilk etnoarkeolojik çalışmalar Alacahöyük’te gerçekleştirilmiştir.Kazı çalışmalarında bulunan tarihi eserler büyük yankı uyandırmıştır. Atatürk’te zaman zaman kazı bölgesine gelerek çalışmaları izlemiştir. Kazı çalışmalarından duyduğu memnuniyeti 1 Kasım 1936’daki meclis açılış konuşmasında şöyle ifade etmiştir :
”Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda, ortaya çıkardığı beş bin beş yüz yıllık maddi Türk tarih belgeleri, dünya kültür tarihinin yeni baştan incelenmesini ve derinleştirilmesini gerektirecektir. Birçok Avrupalı bilim adamının katılması ile toplanan son Dil Kurultayının aydınlık sonuçlarını görmekle çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim. Bunun için, çalışkan tarih, dil ve bilim adamlarımızın, bilim dünyasınca tanınacak orijinal eserlerini görmekle mutlu olmanızı dilerim” ( Nazife Güngör  Cumhuriyetin ilk Yıllarından Günümüze Dil, Kültür, Eğitim Gazi Üniversitesi, 2007 s.28)
111111
Atatürk Alacahöyük kazılarında (1935)
11
Atatürk Alacahöyük buluntularını incelerken (1935)
Atatürk’ün Alacahöyük kazılarına verdiği desteği Afet İnan şöyle anlatmıştır :
“Atatürk’e bu teşebbüsümüzü söylediğim zaman ‘Başlayınız, paranız yetişmezse ben veririm. Fakat muvaffak olmalısınız’ demişti. Alacahöyük, bakır devrinin altın, gümüş ve bakır eşyaları ve güneş kursları ile müzelerimizi zenginleştiren, Anadolu tarihine yepyeni ufuklar açan bir saha olmuştu. İlk çıkan Alaca-Höyük eserlerini Ankara’ya getirdik. Atatürk ve Başvekil İsmet İnönü büyük ilgi gösterip Türk Tarih Kurumu’nu bu muvaffakiyetinden dolayı tebrik ettiler. Bu suretle kurumumuza hükümetin daha yakın yardım ilgisi sağlanmıştı.” (Nezih Başgelen – Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Arkeoloji Yurt Gazetesi 10 Kasım 2014)
11
Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda açılan resim ve heykel sergisine gelirken (20 Eylül 1937)
Ömrünün Son Günlerinde Bile Tarihe Önem Veren Bir Lider
Atatürk için tarih bir aşktır. Hayatı boyunca tarihe ilgi duyan, Türk tarihinin gelişmesi için çalışan, arkeolojik çalışmalar başlatan Atatürk, ömrünün son günlerinde bile tarih çalışmalarını takip etmiştir. Örneğin hastalığından dolayı kendisinin okuyamadığı,  1 Kasım 1938’teki meclis açılış konuşmasında Türk Tarih Kurumunun yaptığı kazılardan duyduğu memnuniyeti şöyle ifade etmiştir :
“Tarih tezimizi reddedilmez delil ve vesikalarla ilim dünyasına tanıtan Türk Tarih Kurumu, memleketin muhtelif yerlerinde yeniden kazılar yaptırmış ve beynelmilel toplantılara muvaffakiyetle iştirak ederek yaptığı tebliğlerle ecnebi uzmanların alâka ve takdirlerini kazanmıştır.” (Uluğ İğdemir – Cumhuriyet’in 50. Yılında Türk Tarih Kurumu Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1973 s.140)
Afet İnan da Atatürk’ün ömrünün son günlerinde bile arkeolojik çalışmaları takip ettiğini şöyle anlatmıştır :
“Hafriyat işleri onun teşvik ve himayesi ile başarılıyordu. Hasta yatağında dahi Türk Tarih Kurumu’nun işleri ile alâkadar olmaktan zevk duyardı. Bir gün Trakya höyüklerinde son çıkan eserlerden bahsetmiştim. O kadar alâkadar oldu ki ‘o çıkan eserlerden bana getir, göreyim’ diye arzu gösterdi. Birkaç parça eşyayı müzeden alarak saraya götürdüm. Bay Fethi Okyar ile görüşüyordu. Eşyaları istedi, hepsini birer birer gördü. ‘Devam ediniz, memleketimizin kültür tarihi zenginliğini daha çok bulacaksınız’ diyordu.” (Afet İnan – “Atatürk ve Tarih Tezi” Belleten, C. III., TTKY, Ankara, 1939 s. 243)
x4gny1 (1)
Fransız ‘Revue Hittite et Asianique’ yayın kurulunun Atatürkle ilgili bir makalesi
Başarılı bir komutan, Emperyalizme diz çöktüren bir devrimci, ileriyi görebilen iyi bir devlet adamı… Atatürk’ün bu vasıflarının dışında en önemli vasıflarından biri iyi bir bilim adamı olmasıdır.  Cumhuriyet’in bile ilan edilmediği günlerde tarih profu ünvanı verilen bir lider… Binbir güçlüğün, fakirliğin ortasında Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi kuran ve bugün bile bir çok insanın bilmediği Sümeroloji ve Hititoloji bölümlerini açmıştır. Avrupa’da kanlı diktatörler iktidardayken o faşizmden kaçan bilim adamlarına kucak açmıştır. Bugün hiçbir siyasetçiden herhangi bir tarih konusundaki konuşmasını duyamazken o meclis açılış konuşmalarında arkeoloji çalışmalarından bahsetmiştir.  Dünyada faşizm hüküm sürerken o arkeolojik kazılar başlatmış, kazılara maddi ve manevi destek olmuştur. İşte Atatürk’ün dehasındaki sır… Bugün arkeolojiye çanak çömlek diye bakıldığını görünce 1930 lu yıllarda yapılanlar bir kat daha değer kazanıyor.
TIBBIYELİ HİKMET

Bir cevap yazın