Kazım Karabekir’in Anılarındaki Tutarsızlıklar – 2

1
Atatürk’ü din karşıtı, islam düşmanı olarak göstermek islamcı kesimin yıllardır kitaplarında, dergilerinde, televizyonlarında sürekli tekrarladığı bir taktiktir. Stratejileri çok basit… Türkiye büyük çoğunluğu müslüman olan bir ülke, biz de Atatürk’ü islam düşmanı olarak anlatırsak insanlar onu sevmekten vazgeçerler diye düşünüyorlar fakat yaklaşık 50 yıldır aynı sloganı tekrarlayıp durdukları halde Türk milleti Atatürk’ü sevmekten vazgeçmiyor.  Yine de bizim şeriatçı tayfa aynı söylemi devam ettirmekte kararlı ve bu söylemle  başarıya ulaşacağını sanıyor. Son yıllarda ise yeni bir malzeme buldular : Kazım Karabekir’in anıları..
Kazım Karabekir kurtuluş savaşının kurucu kadrosundaki komutanlardan biridir. Atatürk’ün de yakın silah arkadaşıdır. 1. Dünya savaşında ve bağımsızlık mücadelesinde doğuda Ermenilere karşı başarılar kazanmış tarihi bir şahsiyettir.  Askeri başarıları ve karakteri açısından değerlendirildiğinde kimsenin Karabekir’i yok saymaya hakkı yoktur fakat Cumhuriyet’in ilanından sonraki tutumu, davranışları için aynı yorumu yapmak mümkün değildir. Çünkü tutum ve davranışları çelişkilerle doludur, anılarına da içinde bulunduğu karmaşık ruh hali yansımıştır.
Karabekir’in anıları tam anlamıyla çelişkiler yumağıdır. Anılarınnın bir yerinde Atatürk’ü bolşeviklikle suçlarken, başka bir yerinde halife olmayı arzulamakla suçlamaktadır. Halife olmakla suçladıktan sonra din düşmanlığıyla devamında ise şeriatçılara prim vermekle itham etmiştir. Kafanızın çok karıştığının farkındayım. Bu yüzden sizi bu çelişkiler yumağının içine sokmak yerine yobaz kesimin her ortamda Atatürk’ü karalamak için kullandığı bölümü anlatacağım. Yani Karabekir’in anılarında geçen Kur’an’ın tercüme edilmesi konusu…
Karabekir’in anılarında din konusu önce bolşeviklik konusunda geçmektedir. Atatürk’ün ve çevresindekilerinin bolşevikliğe kaydığını, hilafetin kurtarıcı olmadığı görüldüğü için komunizmin cazip geldiğini anlatmaktadır.İddiasına göre Bolşevizmin gelmesine kendisi engel olmuştur lakin nasıl engel olduğuyla ilgili bir bilgi vermemektedir. Bolşeviklik iddiasını da savunurken somut bir kanıtı yoktur.
Kur’an’ın tercüme edilmesi meselesi de Bolşeviklik iddiasından farklı değildir. Tamamen varsayımlara dayanan bir iddiadır. İşte şeriatçı kesimin temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp Atatürk’ü islam düşmanı göstermek için kullandığı alıntı.. Karabekir ne demiş okuyalım
10/Temmuz/1923 Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus binasında Fırka nizamnamesini müzakereden sonra, Gazi ile yalnız kalarak hasbihallere başlamıştık.
“Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar” dediler. Kendisini Hilâfet ve Saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan, Din ve Na-mus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla lâtife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce, şu izahatı verdi:
“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.” (Kazım Karabekir – Paşaların Kavgası Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları,İstanbul Aralık 1991,s. 142)
Karabekir anılarında bu konuşmayı anlatırken ne demek istediğini açıklamamıştır. Dini ve namusu olanlar kazanamaz ne demek ? Ucu çok açık bir cümle. Dini tanrıyla insan arasındaki bağ olarak açıkladığımızı düşünelim. Namusu nasıl tanımlayacağız ? Anılarında bahsettiği bu konuşmayla ilgili açıklayıcı hiç bir bilgi yok. Bu anıyı destekleyecek başka bir kaynakta yok. O halde bu konuşmanın gerçek olduğundan nasıl emin olabiliriz? Atatürk’ün sarıklılarla çekilen fotoğrafına bakarak halife olmak istediği sonucunu çıkaran bir insanın söylediği bu konuşmaya nasıl güvenebiliriz ? Karabekir dinin kaldırılmasından neyi kastettiğini anılarının devamında anlatıyor. Bakın Atatürk dini nasıl kaldıracakmış
Bu bekleyişim uzun sürmedi. Hemen bu akşam (14 Ağustos) heyet-i ilmiyye şerefine Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü.
Şöyle ki: Ziyafete Mustafa Kemal Paşa da, Ben de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa, heyet-i ilmiyyenin şimdiye kadar ki mesâisi ile ilgili görünmeyerek “Kur’anı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı.
Bu arzusunu ve hatta mücbir olan sebebini, başka muhitlerde de söylemiş olacaklar ki, bugünlerde bana Şer’iye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zâtlar, şu malûmatı vermişlerdi:
“Gazi Kur’an-ı Kerim’i bazı İslâmlık aleyhdarı zübbelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak! Ve o zübbelerle işi alaya boğarak, güya Kur’an’ı da, İslâmlığı da kaldıracaktır! ( Karabekir a.g.e. s.158)
Görüldüğü gibi Karabekir Kur’an’ın tercüme edilmesi konusunda da, anılarındaki diğer konular gibi tamamen varsayımlarına ve korkularına dayanarak konuşmaktadır. Karabekir için Kur’anın tercüme edilmesi ilk tehlikeli adımdır. Çünkü o dönemde Kur’an’ın tercüme edilmesinin günah olduğunu ve tercüme edilemeyeceğini düşünen insanlar vardır. Karabekir’de her ne kadar okumuş eğitimli bir komutan olsa da bu yanlış düşünceyi savunanlardan biridir. Bu yüzden Atatürk’ün Kur’anı tercüme ettirme teşebbüsünü tehlikeli bir hamle olarak görmüştür. Şimdi soruyorum yukardaki anlatım objektif bir bakış açısıyla doğru kabul edilebilir mi? Kur’anın tercüme edilmesini tehlikeli adım olarak gören bir insanın dinin kaldırılmasından neyi kastettiği ortadadır.  Şimdi anılarının en can alıcı noktasına gelelim. Karabekir paşa neler anlatıyor iyi okuyalım
”Etrafındaki böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.” Bazı yeni kişilerden de sözettikleri gibi, bu akşam da bu fikre ayak uyduran bazı kimseler görünce, bu tehlikeli yolu önlemek için Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:
-“Devlet Reisi sıfatiyle din işlerini kurcalamaklığınızın içerde ve dışardaki tesirleri, çok zaranmıza olur. îşi alâkadar makamlara bırakmalı. Fakat rastgele şunun-bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği gözönünde tutularak, içlerinde Arapçaya ve dinî bilgilere de hakkiyle vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplamalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak muvafıktır, ona göre bunları harekete geçirmelidir.”
-“Din adamlarına ne lüzum var, dinlerin tarihi malumdur. Doğrudan doğruya tercüme edivermeli!…” gibi bazı hoşa gider bir fikir ortaya atılınca buna karşı:
-“Müstemlekeleri İslâm halkıyla dolu olan büyük milletler kendi siyâsi çıkarlarına göre Kur’an’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslâm dinine ve Arapça diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir heyet, tercümeyi meselâ Fransızcasından da yapabilir Fakat bence, burada Maarif programımızı tesbit için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten, vicdanî olan din bahsinden değil, müsbet ilim cephesinden istifade hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa, Millî kalkınmaya hasretmek daha hayırlı olur, dedim. Mustafa Kemal Paşa beyanâtıma karşı hiddetle bütün içini ortaya döktü:
-“Evet Karabekir; Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Tâ ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler!”  (Karabekir a.g.e. s.158-159)
Karabekir kısaca diyor ki Atatürk’ü çevresindeki islam düşmanları Kur’anın tercüme edilmesine ikna etti ve ben Kur’anın tercüme edilmesi gibi çok büyük bir günah !  işlememesi için engel olmaya çalıştım. Çünkü Kur’anı islam düşmanı, cahil birine yanlış tercüme ettireceklerdi ve bu tercümeyi halka okutarak dinin yalan olduğuna inandıracaklardı.  Böylece islamı ortadan kaldıracaklardı.  Ne kadar mantıklı bir iddia değil mi ? Şimdi Karabekir’in bilmediği gerçekleri anlatalım.
Karabekir’in iddia ettiği konuşmanın tarihi 14 Ağustos 1923. Kur’anı islam düşmanı bir kişiye tercüme ettirecekler dediği yıl Cumhuriyet tarihinin ilk Kur’an tercümesi  Konyalı Mehmet Vehbi efendiye yaptırılmıştır. “Hülassatü’l Beyan F: Tefsir’i Kur’an” adını taşıyan Kur’an tercümesi Cumhuriyet tarihinde yapılan ilk Kur’an tercümesidir. Bu tercümeden sonra 1924 yılında Cemil Said ve 1927 yılında İzmirli İsmail Hakkı Bey’e Kur’an tercüme ettirilmiştir.  Yani 4 yılda 3 farklı Kur’an tercümesi ve daha da önemlisi tercüme ettirilen kişiler din konusunda bilgili kişilerdir Peki sadece bu kadar mı? Tabi ki değil..
1
1932 yılında Atatürk’ün imzalayarak Hafız Yaşar’a hediye ettiği Cemil Said Bey’in Kur’an tercümesi
1
İzmirli İsmail Hakkı Bey’in Kur’an tercümesi ( Elmalılı tercümesine kadar en yaygın bu tercüme kullanılmıştır)
Atatürk Vehbi bey ve Cemil Said beye  Kur’anı tercüme ettirse de gönlünden geçen kişi Mehmet Akiftir. Türk milletinin inandığı kutsal kitabı ancak milletin işgal yıllarındaki acılarını en iyi şekilde anlatan istiklal marşı şairinin tercüme edebileceğini düşünmektedir.  21 Şubat 1925 yılında Diyanet’e Kur’anın tercümesi için 20.000 TL lik bütçe ayrılmasından sonra tercüme işi Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi’ye teklif edilmiş ve 10 Ekim 1925 tarihinde Beyoğlu 4. noterliğinde imzalanan sözleşmeyle biner lirası peşin toplam 6.000 TL karşılığında Kur’anın tercüme edilmesi görevi Elmalılı Hamdi ve Mehmet Akif’e verilmiştir. Sözleşmeye bakılınca Atatürk’ün tercüme konusunda çok hassas olduğu görülüyor. Çünkü sözleşmeye göre ayetlerin ayrıntılı şekilde tefsiri, ayetlerin iniş sırasına göre açıklanması, Kur’anın farklı okunuşları olan Kıraat-ı aşereye dikkat edilmesi gibi çok ince ayrıntıları dahi isteyen maddeler vardır. İşte Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi ile yapılan sözleşmenin orjinal metni
1- Kur’an-ı Kerim’in tercümesiyle muhtasar bir surette tefsirini Mehmet Akif Bey ile Hamdi Efendi deruhde etmişlerdir.
 2- Riyaset-i müşarunileyha Hamdi Efendi ile Mehmet Akif Bey’den her birine altışar bin lira te’diye edecektir.
 3- İşbu meblağın te’diyesi şu suretle olacaktır: Her birine biner liradan cem’an iki bin lirası peşin verilecek ve mütebaki miktar birinci cüz nihayetinde yüz seksen altışar, diğer cüzlerden beheri nihayetinde yüz altmış altışar lira verilmek suretiyle muksitan te’diye edilecektir.
 4- Tarz-ı tahrir şekl-i atide olacaktır. Ayet ve ayat-ı kerime yazılarak altına meal-i şerifi ve bunu müteakip tefsir ve izah kısmı yazılacaktır.
 5- Tefsir ve izah kısmında bervech-i ati nukat nazar-ı dikkate alınacaktır.
 a) Ayat-ı kerime nisbetindeki münasebat
 b) Esbab-ı nüzul
 c) Kıraat ‘Ki aşereyi tecavüz etmemek lazımdır.”
 d) İktizasına göre terkib ve hükemanın izahat-ı lisaniyesi
 e) İtikatça Ehl-i Sünnet mezhebine ve amelce Hanefi mezhebine riayet olunarak ayatın mütazammın olduğu ahkam-ı diniye, şer’iyye ve hukukiyye, ictimaiyye ve ahlakıyye işaret veya alakadar bulunduğu mübahis-i hikemiyye ve ilmiyeye müteallik izahat bilhassa tevhid ve tezkir-i meva’ıza müteallik ayatın mümkün mertebe basit izahı, alakadar ve yahut münasebattar olduğu bazı tarih-i İslam vukuatı.
 f) … müelliflerince yanlış veya tahrif yollu şeyler dermeyan edildiği görülebilen noktalarda tenbihat-ı muhtevi notlar.
 g) İnde’l-iktiza nasih ve mensuh ve muhassas.
 h) Baş tarafa mühim bir mukaddime tahririyle bunda hakikat-i Kuran’ın ve Kur’an’a müteallik mesail-i mühimmenin izahı
 6- Peyderpey takarrür eden müsveddeler üçer nüsha olarak tebyiz edilerek biri Hamdi Efendi’de biri Akif Bey’de diğeri de riyaset namına heyet-i müşavere azasından Aksekili Hamdi Efendi’de bulunacaktır.
 7- Müsveddelerin tebyiz ve inde’l-iktiza kütüphanelerden bazı eserlerin istinsah ettirilmesi için mumaileyhimin emrinde ücret-i maktu’a ile güzel yazılı bir yahut icab ederse iki zat istihdam olunacak ve bunlara takdir edilecek ücret riyasetten te’diye kılınacaktır.
 8- İlk tab’ın Diyanet İşleri Riyaseti’nin hakkı olup on bin adet olarak güzel kağıda ve nefis bir surette tab ettirilecek ve fakat yüzde yirmisi müelliflere ait olacak ve tabın şeklini müellifler tayin edecektir.
 9- Eser-i mezkurun esna-yı tabında formaların tashih ve tab’ına müteallik bütün iştigalat riyaset-i müşarunileyhaya aittir.
 10- Sahifelerin istertopisi alınacak ve bila bedel müelliflere verilecektir.
 11- Birinci tabından sonra hakkı tab yalnız müelliflere ait bulunduğu cihetle müellifler dilediği miktarda eser-i mezkuru tab edilecektir.
2
 Kur’an’ın tercümesi için Beyoğlu 4. noterliğinde Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi ile imzalanan sözleşmenin orjinal metni
Karabekir yukardaki sözleşmeyi okusaydı Atatürk’e ”Kur’anı din düşmanı bir kişiye tercüme ettirecek” diye saçma bir suç isnat eder miydi? Hiç sanmıyorum. Karabekir Kur’anı din düşmanlarına tercüme ettirecekler dediği yıl Kur’anın tercümesi bir din adamı olan Vehbi beye yaptırılmıştır. Sonraki 4 yıl içinde Cemil Said  ve İzmirli İsmail Hakkı beylere yaptırılan tercümeler, Ayrıca 21 Şubat 1925 te Kur’anın tercüme edilmesi için diyanete 20.000 TL lik bütçe ayrılarak tercüme işinin Elmalılı Hamdi ve Mehmet Akif”e verilmesi, Atatürk’ün Kur’anın tercüme edilmesine ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Karabekir nasıl bolşeviklik ve halifelik konusunda varsayımlarına dayanarak yanıldıysa Kur’anın tercümesi konusunda da anlamsız korkulara kapılarak çok fena yanılmıştır.
Son olarak araboğlunun yaveleri meselesini açıklamak istiyorum. Atatürk karşıtı kaynaklarda bu alıntı yapılırken her zaman parantez içinde Hz. Muhammed yazılıyor. Oysa Atatürk’ün bu konudaki düşüncelerini okuduğumuzda neyi kastettiği çok açık.. 30 Kasım 1929’da Alman Vossische Zeitung gazetesi muhabirine verdiği demeçte Kur’anı neden tercüme ettirdiğini  şöyle açıklamıştır  :
“Ahiren Kur’anın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte bulunan birşey mevcut olduğunu ve din ricalinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işleri olmadığını bilsinler. Camilerin kapanmasına hiçbir kimse taraftar olmamasına rağmen, bunların bu suretle boş kalmasına taaccüp ediyor musunuz?” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt 3 s.124-125 TTK Ankara 1989 4. basım)
Atatürk’ün Kur’anı neden tercüme ettirdiğini açıkladığı diğer sözlerinden bazıları şunlardır :
Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor.; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde ne var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, c. 5, s. 1950)
“Bir Müslümanın Kur’ân’ı Kerimi temelde tam okuyabilmesi için, lafzen ve mana olarak okuması gerekir.Eğer sadece lafzen(manasını anlamaksızın) okursa veya sadece anlamını okursa(aslındaki dinî duygulanım eksik olacağı için) eksik okumuş olur, tam okumuş olamaz.Ancak lafzen okumadan mana olarak okumak, yani, Kur’ân-ı Kerim’i benliğimize sindirerek, anlayarak okumak daha üstündür. Çünkü, Kur’ân-ı Kerim genelde körükörüne taklit yerine bilinçli hareket etmeyi buyurmaktadır” (Osman Zümrüt, Kur’ân’ı Nasıl Okumalı ve Okutmalı, Genişletilmiş İkinci Basım, Ankara, 1994, s.114)
Mukaddes mihrabı, cehlin elinden alıp ehlinin eline vermek zamanı gelmiştir (Jaschke Gotthard, Yeni Türkiye’de Kur’ân-ı Kerim Kursları, Tercüme Eden: Nimet Arsan, İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul, 1973, c. 5, ss. 62-63)
Her şey çok açık ve net değil mi?  Bugün hala Atatürk’ün tercüme ettirdiği Elmalılı tercümesinden daha iyi Kur’an tercümesi yapılamadığı halde Atatürk’ü islamı kaldırmak için Kur’anı tercüme ettirdi diye suçlamanın mantıklı bir açıklaması var mıdır ? Hele bu insanların Kur’anla ilgili bir konuda açıklama yapamadıkları zaman Elmalılı tercümesine bakmalarının komik olmaktan başka bir açıklaması olamaz
TIBBIYELİ HİKMET

Bir cevap yazın