Türk Milletinin En Büyük Devrimi : Cumhuriyet

1
Cumhuriyet kelimesi dilimize Arapça’dan geçmiş olup  ”halk”, ”büyük kalabalık” anlamına gelmektedir. Dünyada ise Cumhuriyet kelimesi Fransızca ”La Republique” kelimesinden türetilerek yayılmıştır. İngilizcede ”The Republic”, Latincede ise ”Res Publica”dır.
Cumhuriyet’in kısaca tanımı halkın kendi iradesini kullanarak ülkeyi yönetmesidir. Bu tanım Cumhuriyet rejiminin en basit ve dar açıklamasıdır. Oysa 21. yüzyılda Cumhuriyet rejimini bu kadar basit tanımlamak mümkün değildir. Çünkü bugün dünyanın bir çok ülkesi Cumhuriyetle yönetilmektedir. Örneğin İran’ın rejimi Cumhuriyettir ama İslam Cumhuriyetidir. Afrika’da bir çok ülkenin rejimi Cumhuriyettir fakat bu ülkelerin hangisinde halk iradesini özgürce kullanabilmektedir? Hiç biri…
Bu nedenle 21. yüzyılda bir ülkenin Cumhuriyetle yönetildiğini söyleyebilmek için o ülkede demokrasinin olması şarttır. Demokrasinin olmadığı bir ülkede Cumhuriyet sadece bir isimden ibarettir.Düşünce özgürlüğünün olmadığı, diktatörlükle yönetilen ülkelerde halk iradesi, diktatörün her seçimde oynadığı bir tiyatrodur. Demokrasi olmadan gerçek manada Cumhuriyetten söz etmek mümkün değildir. Demokrasinin varlığı ise ancak laiklikle mümkündür. Beşeri kanunlar yerine ilahi kanunlarla halk üzerinde tahakküm kuran şeriat rejiminde düşünce özgürlüğü söz konusu olabilir mi? Tabi ki hayır. O halde Cumhuriyeti gerçek manada tanımlarsak ‘‘Halkın düşüncelerini özgürce ifadebildiği, laik, demokratik, sosyal hukuk rejimidir”
Kurtuluş savaşında emperyalizmi dize getirerek 623 yıl hüküm süren Osmanlı monarşisini tarihe karıştıran ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti ilan ederken rejimin niteliklerini bugünkü manada tanımlamıştır. Atatürk’e göre Cumhuriyet her şeyden önce laik olmak zorundadır. Bu nedenle Osmanlı’dan kalan tüm geri kalmış şeriat kurumlarını teker teker kaldırmıştır. Ayrıca Cumhuriyetin laiklik dışında demokratik olması gerektiğini de düşünerek 1924 ve 1930 yıllarında iki kez demokrasiye geçiş denemesi yapmıştır.
Atatürk’ün Cumhuriyetle ilgili düşüncelerini öğrenmek için 1931 yılında Afet İnan’a yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabındaki yazdıklarını okuyalım. Büyük devrimci Cumhuriyeti şu şekilde tanımlamaktadır :
”Demokrasinin tam anlamıyla ülküsü, milletin bütününün aynı zamanda yöneten durumunda bulunabilmesini, hiç olmazsa, devletin son iradesini, yalnız milletin ifade ve açığa vurmasını ister’. Ne yazık ki milletlerin nüfus çokluğu, fikri eğitim dereceleri, ülküsünün uygulanmasında büsbütün ülküden yoksunluğu gerektirebilecek ihtiyatsızlıklardan sakınmayı gerektirir. Bundan dolayı demokrasi prensibinin en çağdaş ve mantıki uygulamasını sağlayan hükümet şekli cumhuriyettir” (Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, AAM Yay., Ankara, 2010, s.42)
Cumhuriyeti demokrasiyle beraber tanımlayan Atatürk, milli egemenliğe de vurgu yaparak milletin gücünü çok net bir şekilde şöyle tanımlamıştır:
”Milli egemenlik öyle bir nurdur ki onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, taç sahipleri mahvolur. Milletlerin tutsaklığı üzerine kurulmuş kurumlar her tarafta yıkılmaya mahkûmdur” (Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, AAM Yay., Ankara, 2010, s.45)
Bugün bile bir çok insanın doğru düzgün tanımlayamadığı Cumhuriyeti, Atatürk 1931 yılında yaşadığı çağın  çok  ötesinde tanımlamıştır. Çok ötesinde diyorum çünkü Atatürk’ün yaşadığı dönem diktatörler çağıdır. Bu tanımı yaptığı yıl Almanya’da Hitler’in, Sovyetler Birliğinde Stalin’in, İtalya’da Mussoli’nin iktidarda olduğunu unutmamak gerekir. Bu açıdan bakılınca Atatürk’ün yukardaki sözleri bir kat daha anlam kazanmaktadır.
Atatürk Cumhuriyeti ilan etmeyi ilk ne zaman düşündü ?
Bu soruya kısaca cevap vermek gerekirse 19 Mayıs 1919 da Samsun’a ayak bastığı gün Cumhuriyeti ilan etmeyi kafasına koymuştur. Çünkü Atatürk’e göre saltanatın çağı bitmiştir. Artık yeni çağ Cumhuriyetler çağıdır ve savaş sonunda egemenliğin millete dayandığı bir Cumhuriyet kurmakta kararlıdır. Bu iddiayı doğrulayan ilk belge Mazhar Müfit’in anılarıdır. 20 Temmuz 1919 da Mazhar Müfit’in “Milli mücadelenin muvaffakiyete ulaştığı takdirde hükümet şekli olarak ne düşünüyorsunuz?” sorusuna şu cevabı vermiştir :
”Şekli hükümet zamanı geldiğinde Cumhuriyet olacaktır” (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Türk Tarih Kurumu Yay. Ankara, 2009, s.74)
Kurtuluş savaşının 2. ayında Mazhar Müfit’e Cumhuriyeti ilan edeceğini söyleyen Atatürk, henüz ortamın Cumhuriyeti konuşmaya hazır olmadığını düşündüğü için kurtuluş savaşının sonuna kadar Cumhuriyet kelimesini telaffuz etmemiştir ama savaşın başından beri tüm sözleri ve icraatları Cumhuriyetin ilan edileceğinin habercisidir.
Örneğin Amasya genelgesinde milletin azim ve kararının vurgulanması, Erzurum kongresinde milli iradenin hakim kılınması kararının alınması, Sivas kongresinde milli iradenin hakim kılınmasının bir kez daha vurgulanması, gelecekte bir Cumhuriyet rejiminin kurulacağının habercisidir. Zira İngiliz Yüksek komiseri Sir. J. De Robeck, 17 Eylül 1919 da İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a çektiği telgrafta Anadolu hareketinin giderek yayıldığını ve böyle giderse bir Anadolu Cumhuriyetinin kurulacağını yazmıştır (Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, C.I, Türk Tarih Kurumu,Ankara, 1992, s.104)
Anadolu’daki Kemalist hareketin Cumhuriyet rejimine dönüşeceğini tahmin eden tek kişi De Robeck değildir. Dış basında bir çok gazete Anadolu hareketinin bir Cumhuriyet rejimi olduğunu vurgulamıştır. Örneğin 24 Ağustos 1919 tarihli Fransız Le Temps gazetesi Anadolu’da bağımsız bir Cumhuriyet kurulacağı haberini vermiştir. 22 Eylül 1919 tarihli The Times gazetesi Sivas kongresini, ”Sivas’taki Anadolu Cumhuriyeti” başlığıyla vermiştir. 25 Ekim 1919 tarihli Chicago Daily News gazetesi de Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde bir devrim gerçekleştiğini yazmıştır.
Yurt dışında kurtuluş savaşının başından beri Cumhuriyet’in ilan edileceği konuşulurken Atatürk yurt içinde savaşın kesin olarak kazanıldığı güne kadar Cumhuriyet kelimesini kullanmaktan kaçınmıştır. Çünkü beraber yola çıktığı silah arkadaşları bile henüz Cumhuriyet fikrine hazır değildir. Saltanatın kaldırılmasının yavaş yavaş gündeme geldiği günlerde Mustafa Kemal, Refet Bele’nin Keçiören’deki evinde Rauf  ve Ali Fuat paşalarla beraber sohbet ettiği bir gece arkadaşlarına saltanat ve halifelikle ilgili görüşlerini sormuştur. Arkadaşlarının verdiği cevaplar Mustafa Kemal’in  Cumhuriyet’i ilan ederken düşünsel olarak ne kadar yalnız olduğunu göstermektedir. Mustafa Kemal o gece arkadaşlarıyla yaptığı sohbeti şöyle anlatmaktadır :
“Rauf Bey’den Padişahlık ve Hilafet konusundaki düşüncesinin ve kanaatinin ne olduğunu sordum. Verdiği yanıtta şu açıklamalarda bulundu: Ben, Padişahlık ve Halifelik katına gönül ve duygu bakımından bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ileri gelen adamları arasına geçmiştir. Benim de kanımda bu ekmekten vardır. Ben iyilik bilmez değilim ve olamam. Padişah’a bağlı kalmak borcumdur. Halifeliğe bağlılığım ise görgümün gereğidir. Bunlardan başka genel görüşlerim de vardır. Bizde kamunun birliğini korumak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği ölçüde yüksek görülmeye alışılmış bir kat sağlayabilir. O da padişahlık ve Halifelik katıdır. Bu katı kaldırmak, onun yerine başka nitelikte bir kat koymaya çalışmak, yıkıma yol açar ve büyük acı doğurur; bu da hiç uygun bir iş olmaz. Rauf Bey’den sonra karşımda oturan Refet Paşa’dan düşüncesini sordum. Refet Paşa’nın düşüncesi şu idi: Rauf Bey’in bütün düşünce ve görüşlerine katılırım. Gerçekten bizde Padişahlıktan, Halifelikten başka bir yönetim biçimi söz konusu olamaz. Ondan sonra Fuat Paşa’nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa Moskova’dan yeni geldiğinden durumu, kamunun düşünce ve duygularını gereğince incelemeye daha zaman bulamadığından söz ederek görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi” (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk: 1919-1927, AAM Yay., Ankara, 2006, s.463-464)
Düşünün.. Beraber ölüme gittiği en yakın arkadaşları bile saltanat ve halifeye bağlıyken Cumhuriyet’in ilan edilmesi gerçekten bir deha ürünü değil midir? Türk devriminin nasıl bir mucize olduğunu anlamak için yukardaki anıyı bile okumak yeterlidir.
En yakın arkadaşlarının bile Cumhuriyet rejimine hazır olmadığını gören Mustafa Kemal, 1923 yılının başlarına kadar Cumhuriyet rejimini tartışmaya açmamıştır. 1923 yılının başından itibaren yerli ve yabancı gazetelere verdiği demeçlerde Cumhuriyetten yavaş yavaş söz etmeye başlamıştır. Örneğin Neue  Freie Presse gazetesi muhabiri Avusturyalı gazeteci Lazar’a verdiği demeçte şunları söylemiştir:
“Yeni Türkiye Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk maddelerini size tekrar edeceğim:  Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İcra kudreti, teşri salahiyeti, milletin yegâne hakiki mümessili olan Meclis’te tecelli ve temerküz etmiştir. Bu iki maddeyi bir kelime ile hulâsa etmek kabildir: Cumhuriyet..” (Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar: Büyük Zaferden Lozan’a Lozan’dan Cumhuriyete, C.I-II, (Haz:Osman Selim Kocahanoğlu), Temel Yay., İstanbul, 2011, s.437)
Mustafa Kemal’in bu açıklamasından sonra Cumhuriyetin ilanı meselesi İstanbul ve Ankara basınında tartışılmaya başlandı. Örneğin rejime muhalif olmasıyla tanınan Tevhid-i Efkar gazetesi Cumhuriyet’in ilanının gereksiz olduğunu bir yazısında şöyle anlatıyordu :
“Cumhuriyet millet meclislerinde doğar, istasyon binasından ise olsa olsa tren çıkar. Yeni Cumhuriyet istasyonda hazırlandığı için bir sürat katarı gibi azami şiddetle ortaya atıldı ” (Hasan Türker, “İlanından Önce Cumhuriyet Tartışmaları”, Toplumsal Tarih, C.10, S.59 Kasım 1998, s.8.)
Cumhuriyetin ilanı tartışmalarında diğer bir mesele kurulacak olan Cumhuriyetin Fransız tarzı bir Cumhuriyet mi yoksa Amerikan tarzı bir Cumhuriyet mi olacağıydı. Anlayacağınız bugünkü başkanlık sistemi tartışmaları o günlerde de yaşanmış, sonunda Türk milletine daha uygun olan parlamenter sistem tercih edilmiştir.
Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in ilanından önce nasıl bir zihniyetle mücadele ettiğini göstermek için bir örnek daha vermek istiyorum. Cumhuriyet’in ilanına baştan beri karşı çıkan ve aleyhinde bir çok makale yazan Velid Ebuzziya, Cumhuriyet’in ilanından sonra “Efendiler Devletin Adını Taktınız, İşleri de Düzeltebilecek Misiniz” başlıklı bir yazı yazar. Ebuzziya’nın yazısındaki şu satırlar Mustafa Kemal’in mücadele ettiği zihniyeti açıkça göstermektedir :
“Bu memleketin bugün havassın da, avâmın da yegâne temennisi artık şu dırıltılı,  dedikodulu, üzüntülü şekl-i hükümet tebdili devresine hitam verilerek cidden menâfi-i mülk ü millete hâdim işlere başlanılmasından ibarettir. Eğer dün ilan edilen Cumhuriyet’in erkan ve mensûbini bunu yapabileceklerinden emin iseler, biz de kendilerine ‘öyle ise Cumhuriyetiniz mübarek olsun efendiler!’ deriz” (Yücel Demirel, “İlanı Ertesinde Cumhuriyet Tartışmaları”, Toplumsal Tarih, C.2, S.10, Ekim-1994, s.6)
Cumhuriyet’in değerinin ne olduğunu anlayamayan böyle bir zihniyete karşı mücadele ederek başarıya ulaşmak  sizce de mucize değil midir ?
Cumhuriyet’in İlanına Doğru Adım Adım…
Cumhuriyet düşmanı yobaz kesimin yıllardır söyleyip durduğu bir yalan vardır. Efendim Cumhuriyet bir gecede Atatürk rakı masasında sarhoşken ilan edilmiş. Yalaaaan !.. Hem de kuyruklu Yalaaaan!… Cumhuriyet’in ilan edileceği ilk kez 23 Eylül 1923 tarihinde açıklanmıştır ve 24 Eylül’den itibaren İstanbul ve Ankara basınında Cumhuriyet’in ilanını destekleyen ve karşı çıkan makaleler yazılmıştır. Tevhid-i Efkar, Tanin, İkdam, Vatan, Vazife gibi İstanbul’da yayın yapan gazeteler gerek makaleler, gerekse röportajlarla konuyu sürekli gündemde tutmuştur. Ayrıca Trabzon’daki İstikbal gazetesi 27 Eylül’den sonra Cumhuriyet’in ilanından sürekli bahsetmiştir. Kısacası Cumhuriyet 29 Ekim’de ilan edildiğinde 1 aydır tartışılan bilinen bir konuydu. Hiç bir devrim gibi bir anda ilan edilmedi.
Şimdi Cumhuriyetin ilanını adım adım izleyelim..  Mustafa Kemal’in dehası sayesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğunu açıklayacağım. İşte Cumhuriyet’in ilanına giden yolda yaşanan sıkıntılı günler…
Saltanatın kaldırılmasından sonra Cumhuriyet’in ilanı için uygun zamanı bekleyen Mustafa Kemal, gerçekleştireceği devrimi ancak kendi düşüncesine yakın kişilerle beraber başarabileceğini düşünüyordu. Bu yüzden özellikle geçmişte ittihatçı olanları tasfiye etme düşüncesiydi. Çünkü hem Kurtuluş savaşı sırasında hem sonrasında İstanbul’daki muhalif basın ”İttihatçılar yeniden iktidara geliyor” propagandası yapıyordu.
Mustafa Kemal bu kara propagandadan kurtulmak için öncelikle hükümeti ittihatçılardan temizlemeyi düşünüyordu. Bu kişilerden beri dahiliye vekili Sabit Sağıroğluydu. İttihat ve Terakki döneminde valilik yaptığı bilinen Sabit bey eski bir ittihatçıydı ve Mustafa Kemal bu durumdan endişeleniyordu. Bu yüzden yeni bir hükümet kurulması gerektiğine karar vererek Ali Fethi beyin başvekil olduğu hükümet düşürüldü.
Yeni seçimlerde muhalif grup Sabit beyi yine dahiliye vekilliğine seçti. Atatürk, meclisteki muhalif grubun bu ısrarından rahatsız olmaya başladı ve 25-26 Ekim gecelerinde hükümeti Çankaya köşkünde topladı. Ali Fethi beye yeni bir hükümet kurulması gerektiğini fakat kurulacak olan hükümette, önceki hükümette yer alan vekillerin yer almamasını istiyordu. 25 Ekim 1923’te Ali Fethi bey Mustafa Kemal’in isteğine uyarak istifa etti.
Mustafa Kemal’in hükümeti istifa ettirmesindeki gerçek amacı, muhalefetin yeni hükümeti kurmaya çalışmasını istiyordu. Yani kısaca topu muhalefete atıp mecliste hükümet kuramadıklarını göstermek istiyordu. Sonunda ortaya çıkan kaosta çözüm bulmak için kendisinden yardım isteneceğini biliyordu.
Ali Fethi beyin istifasından sonra yeni hükümet kurma çalışmaları başladı. Bir çok liste ortaya kondu fakat muhalefet için büyük bir sorun vardı. Hükümet için oluşturulan tüm listelerde ağırlık Mustafa Kemal’e yakın kişilerden oluşuyordu. Bu durumda önlerinde iki seçenek kalıyordu. Ya Mustafa Kemal’i bertaraf edecekler ki böyle bir şey yapabilmeleri mümkün gözükmüyordu. Ya da Mustafa Kemal’e boyun eğeceklerdi. Sonuç olarak hiç bir liste mecliste güven oyu alamadı ve hükümet kurulamadı.
Her şey Mustafa Kemal’in istediği şekilde devam ediyordu. İstediği gerçekleşmişti. Sorunun çözümü için 28 Ekim akşamı İsmetPaşa, Ali Fethi, Milli Müdafaa Vekili Kazım (Özalp) Paşa, Kemalettin Sami, Halit Paşa, Rize Milletvekili Fuat ve Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Beyi Çankaya köşkünde topladı ve tarihe geçecek olan şu sözleri söyledi :
“Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz, beni fırka grubuna davet edin, bir konuşma yapacağım”
İsmet Paşa deışındaki misafirler erken saatte köşkten ayrıldı. Mustafa Kemal İsmet Paşa ile beraber sabaha kadar Teşkilat-ı Esasiye kanunundaki devletin şeklini tespit eden maddeler üzerinde çalıştılar.
Ertesi gün Kemalettin Sami bey, “Umumi Reis Mustafa Kemal Paşa hükümet sorununa çare olunması için davet edilmelidir” adını taşıyan takriri meclise sundu ve Mustafa Kemal’in meclise çağrılmasına karar verildi. Mustafa Kemal’in beklediği an gelmişti. Davet kararının alınmasından sonra meclis salonuna girdi ve ”Bana bir saat müsaade ediniz, bulacağım hal tarzını arz ederim” diyerek meclisteki odasına çekildi.
Meclis, saat 13 : 30 da Ali Fethi bey başkanlığında tekrar toplandı ve ilk sözü Mustafa Kemal aldı. Türkiye Cumhuriyetinin temellerini atan tarihi konuşmada Mustafa Kemal meclisteki vekillere şöyle hitap etti :
“Saygıdeğer arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan  güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım. Eksiklik ve yanlışlık  uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir. Gerçekten de yürürlükteki Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na göre, bir hükümet kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve hükümeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyor. Hepinizin birden hükümet üyelerini seçmek zorunda kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de aynı şekilde güçlüklerle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki, bu usul bazen birçok karışıklıklara yol açıyor. Yüksek heyetiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli tespit ettim. Onu teklif edeceğim. Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükümet kurmak mümkün olacaktır. Devletimizin şekli ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzun bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir”(Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk: 1919-1927, AAM Yay., Ankara, 2006, s.547)
Konuşması bittikten sonra İsmet beyle hazırladığı takriri meclis katibine uzattı. Hazırladığı takrirde Teşkilat-ı Esasiye kanununun 1. maddesi “Türkiye Devleti’nin şekli hükümeti, Cumhuriyettir” olarak değiştirilmesi teklif ediliyordu
Mustafa Kemal’in takririni sunmasından sonra mecliste tartışmalar yaşandı. Bazı vekiller Cumhuriyet’in ilanının erken olduğunu, bazı vekiller ise Cumhuriyet ilan edilince hükümet sorununun çözülmeyeceğini savunuyordu fakat Cumhuriyet taraftarları muhaliflerden fazlaydı. Abdurrahman Şeref bey meclis kürsüne çıkarak “Doğan çocuğun adını koymaktan başka ne yapıyoruz? diyerek sert çıktı (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yay., İstanbul, 2004, s.413)
Tartışmalar uzun süre devam ettikten sonra akşam sekiz buçukta takrir oylamaya sunuldu ve mecliste bulunan 158 vekilin oy birliğiyle Cumhuriyet ilan edildi. Mehmet Emin Yurdakul’un isteğiyle Cumhuriyet’in ilanından sonra tüm vekiller ayağa kalkarak ”Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırdı
Oy birliğiyle kabul edilen maddeler şunlardır :
”Madde-1: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İdare şekli halkın kaderini bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayalıdır. Türkiye Devleti’nin yönetim şekli Cumhuriyet’tir.
Madde-2: Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır. Resmi dili Türkçedir.
Madde-4: Türkiye Devleti, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükümetin kısımlara ayırdığı idareyi İcra Vekilleri (Bakanlar) vasıtasıyla idare eder.
Madde-10: Türkiye Cumhurbaşkanı TBMM genel kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim devresi için seçilir. Başkanlık vazifesi yeni Cumhurbaşkanı seçilene kadar devam eder. Tekrar seçilmek mümkündür.
Madde-11: Türkiye Cumhurbaşkanı, Devlet’in başkanıdır. Bu sıfatla gerek gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.
Madde-12: Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer Bakanlar, Başbakan tarafından yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra, tümü Cumhurbaşkanı tarafından Meclis’in onayına sunulur. Meclis toplanmamışsa, konu Meclis’in toplantısına ertelenir” (Suna Kili-Şeref Gözübüyük, Sened-i İttifak’tan Günümüze Türk Anayasa Metinleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2006, s.119)
Cumhuriyet’in ilanı yurt dışında da hemen ses getirdi. Amiral Bristol’un ABD ye yolladığı telgrafta Cumhuriyet’in ilanı şöyle bildirilmiştir :
“30 Ekim 1923, İstanbul
Ankara Meclisi dün gece Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etmiştir. Kemal oybirliği ile Cumhurbaşkanı seçilmiş, o da İsmet Paşa’yı Başbakan atamıştır.  Cumhuriyet’in kuruluşu bu sabah İstanbul’da 101 top atışı ile selamlanmıştır” (Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kuruluş Yılları, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2007, s.183)
Bugün Atatürk düşmanlarının yıkmaya çalıştığı Cumhuriyet, kolay kurulmamıştır. Hele bir günde hiç kurulmamıştır. 19 Mayıs 1919 da başlayan 29 Ekim 1923 te tamamlanan büyük bir mücadelenin sonucudur. Türk milleti Cumhuriyet’in ilanıyla yüzyıllar boyunca süren padişahların boyunduruğundan kurtulmuş, çağdaş özgür birey olmanın önü açılmıştır. Artık bunun geri dönüşü yoktur. Cumhuriyet devrimi Mustafa Kemal’in dehasıyla gerçekleşmiştir ve ilelebet payidar kalacaktır
TIBBIYELİ HİKMET 

Bir cevap yazın