İlk Meclis'in Vahdettin'e Bakışı ve Saltanat Hakkındaki Tartışmalar

1
Son yıllarda resmi tarihe alternatif bir tarih yazmak için uğraşanlar kurtuluş savaşıyla ilgili birçok yalan, gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan iddialar ortaya atmaktadılar. Bu uydurulan yalanların genel amacı, başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere silah arkadaşlarıyla beraber emperyalizme karşı büyük zafer kazandığı Kurtuluş savaşının itibarını azaltmaya çalışmaktır. Kurtuluş savaşının aslında çok büyük bir zafer olmadığı, savaşın gerçek kahramanın Mustafa Kemal değil Vahdettin olduğu gibi iddialar çok ciddi tarih tezleriymiş gibi Türk milletine anlatılmaktadır.
Türk milleti üzerinde oynanan bu algı operasyonunun amacı nettir. Egemenlik milletindir diyen Mustafa Kemal’i itibarsızlaştırıp ”Bir millet var koyun sürüsü… Ben de bu sürünün çobanıyım” diyen Vahdettin’e itibar kazandırmaya çalışmak emperyalizmin Türk milletini milli kimliğinden uzaklaştırma planıdır.
Emperyalizm hiçbir zaman Türklüğüne sahip çıkan bir Türk milleti ve ulus devlet rejimiyle yönetilen bir Türkiye istemez. Mili kimlik siyaseti yürüten bir Türkiye, emperyalizmin amaçlarına terstir. Çünkü milli kimliğine sahip çıkan bir milleti boyun eğdirmek mümkün değildir. Ancak milli kimliğinden yoksun milletler emperyalizmin uşağı olabilirler. Bunun da tek yolu, milleti halifelerin sultanların emri altında köleleştirmektir. İşte bu yüzden günümüzdeki Saltanatı, padişahları parlatma, Cumhuriyeti itibarsızlaştırma  propagandaları büyük bir emperyalist propagandadır.
Saltanata itibar kazandırma propagandası amacıyla uydurulan yalanlardan biri kurtuluş savaşını yürüten 1. Meclisin saltanata ve hilafete ölümüne bağlı olduğu yalanıdır. Bu yalanın iki önemli amacı vardır:
1- Mustafa Kemal, kurtuluş savaşını kazandığı 1. meclise ihanet ederek Cumhuriyeti ilan etmiştir diyip ”meclisi aldatan hain” yaftası yapıştırmak
2-  İlk meclis saltanata ve hilafete çok bağlıydı çünkü Vahdettin vatansever bir padişahtı diyerek kurtuluş savaşının itibarını Vahdettin’e yüklemeye çalışmak.
TBMM kurulurken meclisin dualarla, padişahı ve halifeyi kurtarma amacıyla açıldığı doğrudur. Ancak, padişah ve halifeye karşı duyulan bağlılık ve sevgi zaman içinde nefrete dönüşmüştür. Bu yüzden kurtuluş savaşı boyunca 1. meclisin saltanata, hilafete ve Vahdettin’e karşı büyük sevgi beslediği kocaman bir yalandır.
Ankara ile İstanbul hükümeti arasındaki çatışma daha meclis açılmadan önce başlamıştır. 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un işgalinden sonra meclis dağıtılınca 19 Mart’ta Mustafa Kemal, Ankara’da milletin sinesinde yeni bir meclis kurulacağına dair bir bildiri yayınlamıştır. Bildiride kurulacak olan meclisin ”Olağanüstü yetkilere sahip bir meclis” olacağı ifade edilmiştir ve henüz ortada bir meclis bile yokken Vahdettin 11 Nisan 1920 tarihinde Anadolu hareketinin liderlerini vatan hainliğiyle suçlamıştır. Şeyhül İslam Dürrizade Abdullah efendinin imzasını taşıyan bir fetva ile Anadolu hareketinin vatan devlet düşmanı bir hareket olduğu yazılmıştır. Bu harekete katılanların vatan haini olduğu için görüldüğü yerde idamlarının dinen farz olduğunu ifade eden bu ihanet fetvası, Anadolu’da halkı Ankara’ya karşı kışkırtmak için dağıtılmıştır.
İstanbul hükümeti ile Ankara arasındaki kesin ayrılıklar daha meclis bile açılmadan başlamışken kurtuluş savaşı boyunca padişah ile 1. meclis arasında bir sevgi bağı olduğu söylenebilir mi? Tabii ki hayır… TBMM açıldıktan 1 hafta sonra kabul edilen Hiyanet-i Vataniye kanunu gereğince gıyabında ölüm cezasına çarptırılan ilk kişinin Damat Ferit olması Padişah ile 1. meclisin daha yolun başında bile bir kavga içinde olduğunun kanıtıdır.
TBMM kurulduktan 1 gün sonra Mustafa Kemal, Bakanlar kurulunun oluşturulması için meclise 4 maddelik bir önerge sunmuştur. Önergenin 4. maddesinde“Padişah ve Halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman Meclis’in düzenleyeceği yasal ilkeler içinde durumunu alır” cümlesi yazmaktadır. TBMM üstünde hiçbir iradenin kabul edilemeyeceğinin net şekilde ifade edilmesi 1. Meclisin kurulduğu günden itibaren İstanbul hükümeti ile bir güç kavgası yaşayacağını göstermektedir. Zira zaman içinde yaşanan olaylar TBMM ile İstanbul arasındaki kavgayı doruk noktasına çıkarmıştır. Öyle ki meclis açıldığında padişahın kurtulması için dua eden meclis, gün geldiğinde padişaha bugün en koyu saltanat düşmanlarının bile etmediği hakaretleri etmiştir.
Anadolu hareketini, vatan haini, din düşmanı ilan eden sadece İstanbul hükümeti ve Vahdettin değildir. İngilizler de müslüman sömürgelerinde Kuva-yi milliyecilerin padişaha ve halifeye isyan eden vatan hainleri oldukları propagandasını yapmıştır. Kısacası Mustafa Kemal ve dava arkadaşlarından rahatsız olan sadece İstanbul hükümeti değildir. İngilizler de Anadolu’da başlayan bağımsızlık hareketinden rahatsızdır ve çok ilginçtir ki Kemalist hareketi suçlarken dini kullanmıştır. Bu durum şeriatın ve hilafetin o dönemde İngilizler için bir tehdit olmadığını, tam aksine hilafetin menfaatlerine uygun olduğunu göstermektedir.
1 Mayıs 1920 tarihli meclis oturumunda Antalya mebusu Hamdullah Suphi bey, İstanbul hükümetinin suikast planları yaptığını, İngilizlerin müslüman sömürgelerinde kendileri hakkında yaptığı propagandaları şöyle açıklamıştır:
”…İstanbul; düşman istilâsı altında evlâdı memleketi yekdiğerine karşı tahrik ediyor. Eğer istersek, ki kardaş kanına bir nihayet gelsin, cümleniz; düşmanlara, müstevlilere karşı kullandığımız kuvvetleri onların üzerine yürümekten men edebilir misiniz?
….
….Muhterem arkadaşlar, bu tahrik, hainane bir surette, birde dışarıda devam ediyor. Hariçte de neşriyatta bulunuyorlar, Hindistanda, Mısırda, Avrupada, Londrada – nerede islâm kulağına bir haber isal etmek ihtimali varsa – diyorlar ki asrı evvelden beri halifeyi tanımayanları, cumhuriyeti ilân etmek isteyenleri tedip etmek için Istanbula girdik. Biz, âsilere karşı Halifeyi muhafaza ediyoruz. Bizim maksadımız uzun müddet zavallı bir uyku içinde bunalan Halifeyi tahkim, âsileri tedip ve tenkil etmektir. Efendim; islâm âlemi ki; bizim için en müessir, en mühim bir âlemdir. Nihayet hidayet yollarını yeniden bulmuştur, yeniden görmüştür. Onların hissiyatı; memleketi harap, türap bir halde zulüm altında, felâketin tesiri altında bırakan, hain, alçak, müstevlilere karşı, müteharrik bir haldedir efendim. İngilizler bu hareketi uyutmak ve Istanbula karşı takip ettikleri sui kasti setretmek istiyorlar.” (TBMM Gizli Zabıt Cerideleri Cilt:1 s.9)
Hamdullah Suphi beyin bu açıklamalarından sonra meclis, dünya müslümanlarına hitaben bir bildiri yayınlama kararı almıştır. İngilizlerin propagandasını etkisizleştirmek için yazılan beyannamede bağımsızlık hareketinin halifeye, padişaha karşı bir isyan hareketi olmadığı, tek amaçlarının vatanı işgalden kurtarmak olduğu ifade edilmiştir. Bildiride şu cümleler yazılıdır:
”Millet Meclisi halife ve padişahımızı düşman tazyikinden kurtarmak, Anadolu’nun şunun bunun elinde parça parça kalmasına mani olmak, payitahtımızı yine anavatana bağlamak için çalışıyor. Biz vekilleriniz … yemin ederiz ki, padişaha ve halifeye isyan sözü bir yalandan ibarettir ve bundan maksat vatanı müdafaa eden kuvvetleri aldatılan Müslümanların elleri ile mahvetmek ve memleketi sahipsiz ve müdafaasız bırakarak elde etmektir. Vatanın düşman istilasına uğramış kısımlarını  müdafaa edenleri din ve milletlerinin şerefi için kan döken kardeşlerinizi arkadan size vurdurtmak isteyen alçakları dinlemeyin ve onları Millet Meclisi’nin kararı üzerine cezalandırılacak olanlara yardım edin…” (Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, C.II, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1992 s.139)
Düşünün !.. Meclisin açılmasından sadece 1 hafta sonra, daha ortada ordu bile yokken Meclis, dünyadaki müslümanlara ”Vallahi billahi biz din düşmanı değiliz” diyerek kendini savunmak zorunda kalıyor. Kurtuluş savaşı yıllarında Mustafa Kemal’in halife ve saltanat hakkındaki olumlu cümlelerini yorumlarken dönemin şartlarını da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. İngilizlerin bile kendisi hakkında ”Halifeye isyan eden hain” propagandası yaptığı bir dönemde Mustafa Kemalin savaş kazanılana kadar saltanatı ve hilafeti açık açık karşısına alması düşünülemez.
Mustafa Kemal, kurtuluş savaşı yıllarında saltanat ve hilafeti açıkça karşısına almaktan çekinmesine rağmen Vahdettin konusunda aynı taktiği uygulamamıştır.  Ağustos 1920 de  Anayasa taslağını hazırladıktan sonra Eylül 1920 de mecliste Anayasa görüşmeleri başlamıştır. Meclisteki tartışmalarda saltanat ve hilafetin durumunun ne olacağı da tartışılmıştır. 25 Eylül 1920 tarihindeki görüşmelerde Mustafa Kemal ilk kez Vahdettin için açıkça ”hain” ifadesini kullanmıştır.
“Türk ulusunun ve onun biricik temsilcisi bulunan yüce Meclis’in, yurt ve ulusun bağımsızlığını, yaşamasını güven altında bulundurmaya çalışırken, halifelik ve padişahlıkla, halife ve padişahla bu denli çok ilgilenilmesi sakıncalıdır. Şimdilik bunlardan hiç söz etmemek yüksek çıkarlar gereğidir. Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse bu kişi haindir. Düşmanların, yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları araçtır. Buna “halife ve padişah” deyince, ulus, onun buyruklarına uyarak düşmanların isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Hain ya da makamının gücünü ve yetkisini kullanması yasak edilmiş olan kişi aslında padişah ve halife olamaz. ‘Öyle ise, onu indirip yerine hemen başkasını seçeriz’ demek istiyorsanız, buna da bugünkü durum ve koşullar elverişli değildir. Çünkü padişahlıktan ve halifelikten çıkarılması [indirilmesi] gereken kişi, ulusun içinde değil, düşmanların elindedir. Onu yok sayarak başka birini tanımak düşünülüyorsa, o zaman bugünkü halife ve padişah haklarından vazgeçmeyerek İstanbul’daki hükümetiyle, bugün olduğu gibi, makamını koruyup çalışmalarını sürdürebileceğine göre, ulus ve yüce Meclis, asıl amacını unutup halifeler sorunu ile mi uğraşacak? Ali ve Muaviye çağını mı yaşayacağız?Kısaca bu sorun geniş, ince ve önemlidir. Çözümü bugünün işlerinden değildir.Sorunu kökünden çözümlemeye girişecek olursak bugün içinden çıkamayız. Bunun da zamanı gelecektir”  (TBMM Gizli Zabıt Cerideleri Cilt: 1 s.136)
Mustafa Kemal’in yukarıdaki açıklamaları ”Kurtuluş savaşı boyunca Vahdettin hain ilan edilmedi”, ”Atatürk, Kurtuluş savaşı bitene kadar padişahı övdü” iddiasını kökten çürütmektedir. 1. İnönü savaşı bile kazanılmamışken meclisin açılışından 5 ay gibi kısa bir süre geçmesine rağmen Vahdettin’in hain olduğu açıkça meclis kürsüsünden söylenmiştir.
Aynı günkü oturumda Karesi mebusu Hasan Basri bey saltanat ve hilafeti ayrı iki kurum olarak gördüğünü, Vahdettin’in halifeliğinin gayri meşru olduğunu şöyle açıklamıştır:
“Bendeniz hilafet ve halife meselesini aynı mesele olarak olarak anlayanlardan değilim. Yani hilafet makamında oturup da hilafetin kazanımlarını kullanmayan, tersine müslümanı müslümana kırdıran bir adamın haşa meşru halife tanınmasına taraftar değilim. Yani sorunu kişilerde değil içeriği ve gerçeği yönünden anlamanızı dilerim. Sorun andaki veya geçmişteki kişi sorunu değil, bir gerçek sorunudur.
Hilafet sorunu İslam tarihinde en çok kan dökülmesine neden olan konuların birincisidir… Efendiler; hilafet var mıdır, yok mudur? Bendeniz bunu yeniden burada yinelemeyi yararsız sayarım. Kimileri vardır, yoktur dediler. Gerek hilafet, gerek imamet herhangi kavram benimsenirse benimsensin şu bir gerçektir ki, İslam halkı için bir baş var ve o baş için bir makam gerekir. Hilafetin en meşru ve en doğru kavramı bildiğiniz gibi imamettir… Tanımı budur… Dışarıdan bir parti efendiler halkın işlerinin cumhuriyet yönetimiyle çözümü ve yönetimi taraftarıdır. Fakat bu reddedilmiştir. Hakkında da birçok kanıt var” (TBMM Gizli Zabıt Cerideleri Cilt: 1 s.133)
Bu konuşmaların yapıldığı tarihe tekrar dikkat çekmek istiyorum… Tarih 25 Eylül 1920. Meclisin açılışından 5 ay sonra… Henüz hiçbir savaşın kazanılmadığı bir dönemde meclis açıkça Vahdettin’e karşı muhalif tavır almaktadır.
7 Aralık 1920 tarihindeki meclis oturumunda da hilafet ve saltanat konusu hararetli tartışmalara neden olmuştur. Karahisar mebusu Mesud bey’in şu sözleri meclisin o günün koşullarında nasıl bir ruh taşıdığını göstermek açısından net bir örnektir.
”Biz bugün milletin hakikî mümessiliyiz. Çünkü hiç bir fert tazyika mâruz kalmaksızın bizi intihap etmiş ve kendi ârzusiyle göndermiştir. Meclisin millete kendi hakkım vermesi ‘lâzımdır. Millet; efendiler kendi ihtiyacını istiyor: Bu hakkını alacak, emin olunuz buna er geç muvaffak olacaktır” (TBMM Zabıt Cerideleri Cilt 1 s. 261)
Eylül 1920’de başlayan Anayasa tartışmaları 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye kanununun kabul edilmesiyle son bulmuştur. Ancak saltanat ve hilafet konusundaki tartışmalar devam etmiştir. Mahmut Goloğlu 1. mecliste yaşanan saltanat ve hilafet tartışmalarını şöyle yorumlamaktadır:
“Bu konuşmaların gerçek anlamı, padişahın artık devlet yönetiminden uzaklaşması demekti. Oysa ki, günün şartlan açıktan açığa böyle bir yola girmeye elverişli değildi. Kayıtsız ve şartsız millet hakimiyetine dayanarak padişahın bütün haklarını millete vermek gerekli idi, ama  yüzyılların  gelenekleri, alışkanlıkları ile henüz padişahına ve halifesine sahip çıkmak isteyen halk topluluğunu da ürkütmemek, tedirgin etmemek gerekirdi. Bu sebeple, [Mustafa Kemal] tekrar söz olarak zamansız aşırılığı önlemeye çalıştı….” (Mahmut Goloğlu, Cumhuriyete Doğru, Ankara, Başnur Matbaası, 1971, s.64-65)
Meclisin, İstanbul hükümetine karşı düşman olmasında Sevr anlaşmasının etkisi büyüktür. Türk milletine hayat hakkı tanımayan Sevr’in imzalanmasından sonra Meclis için İstanbul hükümeti ve Vahdettin, Sevr demektir.  Kurtuluş savaşı başarıya ulaştıkça mecliste Vahdettin’e karşı kullanılan üslup ve ifadeler sertleşmeye başlamıştır. Örneğin 1. İnönü zaferinden sonra Londra konferasına yollanacak delegelerin görüşüldüğü 4 Şubat 1921 tarihli meclis oturumunda Yahya Galip bey, İstanbul hükümeti için ”anlayışı kıt sürü” dedikten sonra Vahdettin hakkında şu yorumu yapmıştır:
”Tahta çıktıktan sonra; çıkmaz olaydı… Ben Kanunu Esasiye, millete sadakat edeceğim, siz de yemin ediniz. Hangi yemini tuttu; nazarı dikkatinizi celbederim. Meclisi bilâ sebep tatil etti. Bugün istanbul’da icrayı hükümet ediyorum diye kuruluyor. Mustafa Arif Bey vasıtasiyle Meclisi tatil etti. O günden itibaren milleti İngilizlere maskara edecek bir vaziyete getirdi. Hattâ Anadolunun bir tarafında kaynayan hamiyet ufak bir heyet vücuda getirdi. Bu heyet çalıştı. Tekmil samimiyeti ile, tekmil insanlığı ile milletin amalinin yarasını bağlamaya çalıştı. O sırada milletin gözünü avutmak için Meclisi Mebusan tekrar içtimaa davet edildi. O Meclisi de efendiler ne suretle -tatil etti biliyorsunuz. Peki, bu zamanda bu efendiler İstanbul’da mevcut değil mi idi? O zaman neden müşterek davamız olmuyor da, neden bugün müşterek davamızı hal için beraber heyet gönderelim diyorlar. Beraber murahhas göndersek daha iyi olur, demek için Tevfik Paşası olsun, ama kim ne paşasası olursa olsun milleti esarete sevkeden bir hükümet, başta Padişah olduğu halde, Sevr muahedesi gibi bir muahedeyi meydana getiren Padişahın, bir Hükümdarın milletle alâkası
kalmamıştır” (TBMM Gizli Zabıt Cerideleri Cilt 1 s.370)

Yahya Galip beyden sonra söz alan Hakkari mebusu Mazhar Müfit bey de İstanbul hükümeti ve padişahın artık olmadığını, saltanat sorununun zamanı gelince çözüleceğini şöyle ifade etmiştir:
”Demek oluyor ki arkadaşlar İstanbul hükümeti yoktur. Bir kere olamaz ki… Tevfik Paşa kabinesini, bilelim.reddettik kanunumuzla… Yoktur bu hükümet… Hükûmet olmayınca İstanbul’a niçin murahhas göndereceğiz? Hükümet buradadır. Buradan murahhas gider. Heyeti Vekile Reisi Paşa Hazretlerinin gösterdikleri murahhasları gönderemeyiz. İstanbul hükûme yoktur ki buradan murahhas gönderelim. nİkinci meseleye, murahhas meselesine gelince, bundan evvel Yahya Galip Beyefendi biraderimiz gayet mühim bir noktadan bahsetti. Padişah meselesi zamanı geldiğinde münakaşaya değer. Bugün Padişah’da yoktur. Zira ehli İslâmın hâmisi olmayan bir zat Padişah olamaz.”(TBMM Gizli Zabıt Cerideleri Cilt 1 s.371)
Meclisin Londra konferansına İstanbul hükümetiyle beraber katılmak istememesi, İstanbul hükümetinin davet edilmesini bile bir hakaret olarak algılaması 1 yıl bile geçmeden Ankara ile İstanbul arasındaki ilişkinin hangi noktaya geldiğini göstermektedir. 8 Şubat 1921 tarihinden itibaren meclisin BMM yerine TBMM ifadesini kullanması artık bağımsız bir meclisin olduğunun da ilanıdır.
Kurtuluş savaşı başarılı şekilde devam ettikçe Vahdettin hakkında kullanılan ifadeler de sertleşmiştir. Örneğin 8 Şubat 1921 tarihli meclis oturumunda Muş mebusu Hacı Ahmet Hamdi bey Vahdettin için ”ecnebilere boyun eğen yaratık” demiştir. 23 Nisan 1921 tarihli oturumda İstanbul mebusu Neşet Bey Vahdettin için ”kahrolsun” ifadesini kullanmıştır.9 Temmuz 1921 tarihli meclis oturumunda Neşet bey bu kez Vahdettin için daha ağır bir ifade kullanarak ”domuz” demiştir
Saltanatın kaldırılmasının görüşüldüğü 30 Ekim 1922 tarihli meclis oturumunda Vahdettin hakkında kullanılan ifadeler küfürden beterdir. Bolu mebusu Tunalı Hilmi bey, Vahdettin için ”taçlı hain” demiştir. Antalya mebusu Hacı Rasih efendi Vahdettin için ”cani” ifadesini kullanmıştır.Kırşehir mebusu Yahya Galip Vahdettin hakkında çok ağır bir ifade kullanarak ”O halife olsa olsa papaz Freu’nun halifesi olabilir” demiştir. Ali Fuat Paşa ”belaların sonuncusu” demiştir. Kazım Karabekir, Vahdettin ve İstanbul hükümeti için ”üç beş habis” demiştir. En sert ifadeyi ise Diyarbakır mebusu Hacı Şükrü bey kullanarak Vahdettin’in besmeleyle taşlanarak öldürülmesini meclise teklif etmiştir.
Kurtuluş savaşının başından sonuna kadar yaşanılanlara baktığımızda Ankara ile İstanbul arasında ilişkilerin en baştan beri zıt olduğu anlaşılmaktadır. Meclis açılmadan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hain ilan edilmesi, TBMM nin Vatana ihanet kanununu kabul ettikten sonra hain ilan ettiği ilk kişinin Damat Ferit olması, meclisin açılmasından 5 ay sonra bile Mustafa Kemal’in Vahdettin için açıkça hain ifadesini kullanması, mecliste kurtuluş savaşının başladığı günden beri saltanat ve hilafetin konumunun ve geleceğinin tartışılması, Mebusların Vahdettin hakkında ilk günden beri ağır ifadeler kullanması 1. Meclisin saltanata ve Vahdettine sımsıkı bağlı olduğu yalanını kökten çürütmektedir.  23 Nisan 1920 de padişaha saltanata dualarla açılan meclis çok kısa bir süre sonra  hem padişahı hain ilan etmiş, hem de saltanatın ve hilafetin geleceğini tartışmıştır. Kısacası Allahın gölgesi olarak görülen padişahının ihanetini gören Türk milleti egemenliğine sahip çıkmıştır.
TIBBIYELİ HİKMET

İlk Meclis'in Vahdettin'e Bakışı ve Saltanat Hakkındaki Tartışmalar” için 2 yorum

Bir cevap yazın