Kim Efendi ?

image00120
İnsanlık tarihi kahramanlar tarihi olduğu kadar bir çatışma tarihidir. Güçlüyle güçsüzün, zenginle fakirin, haklıyla haksızın iyiyle kötünün çatışması ilk insandan günümüze kadar devam etmiş bundan sonra da devam edecektir.Çatışma ve mücadele insanlığın doğasında vardır. İnsanoğlu  var olduğu günden beri değer verdiği, kutsal saydığı şeyler için savaşmış, mücadele etmiş ve bu uğurda çoğu kez canını vermiştir. Söylenebilir ki medeniyet onun uğrunda can verenlerin bedenleri ve kanları üzerine inşa edilmiştir. Bu tanım kimilerine göre faşist bir tanım olarak gelse de bu insanlığın çatışmayla geliştiği gerçeğini değiştiremez.
 Hayat herşeyden önce ayakta kalma mücadelesidir,  mücadele doğanın en temel ve basit kanunudur. Bu kanunu yok sayan ya da doğanın tabiatına aykırı davrananlar kim olursa olsun yok olmaya mahkumdur. Tarih bunun sayısız emsalleriyle doludur.  Zamanında çok güçlü olan devletler  uyuşukluk ve bedbinlik hastalığının pençesine düşerek kendisini kurtaramamış ve değişen zamana ayak uyduramaması sonucunda felaketlere uğramıştır. Yakın tarihimiz bunun en ibret verici örneğidir. Bir zamanlar avrupaya bir lütuf olarak verdiğimiz kapitülasyonlar 300 yıl sonra boynumuza geçirilen ilmik olmuştur. Değişen kapitülasyonlar değil zamana ayak uyduramayan koca bir imparatorluktu.Sonunda ise 623 yıl dünya’ya hükmetmiş bir imparatorluk çok hazin bir şekilde son buldu.
Tarih kendisinden ders çıkaran milletler için eşi benzeri olmayan bir yol göstericidir. Tarihine eleştirel yaklaşan ve hatalarından ders çıkaran milletler tarih sahnesinde her zaman başrolde oynamaya devam ederler ders çıkaramayanlar ise başrolden figüranlığa kadar düşer.  Tarihe eleştirel yaklaşım ve sorgulamak ne kadar önemliyse elde edilen çıkarımların da pratikte uygulanması o kadar önemlidir. Eleştirel yaklaşım sonucu elde edilen çıkarımlar pratikte uygulanmadığı sürece bir mana ifade etmez.  Teorinin doğruluğu veya yanlışlığı ancak pratikte uygulandığında görülebilir.
Yüzyıllardır dünyaya hükmeden bir milletin son yüzyılda bu duruma nasıl geldiğini sorgulamak, doğru teşhis koymak ciddi ve zor bir iştir. Osmanlının neden bir cihan imparatorluğundan müstemleke durumuna geldiğini düşündüğümüz zaman bunun başlıca nedeni halkın yüzyıllardır süregelen yoksulluğunun padişahlar tarafından görmezden gelinmesi ve imparatorlukta sermayenin yabancıların tekelinde bulunmasına izin verilmesidir. İmparatorluğu kuran asli unsurlar imparatorluğun en ücra köşelerinde köylü diye aşağılanmış buna karşın imparatorluğa sonradan katılan yan unsurlar günden güne güçlenmiş, imparatorluğun en kilit noktalarında mevki ve nüfuz sahibi olmuştur. Bu imtiyazın ilk etkisi Kanuni döneminde ve sonrasında II.Selim dönemindeki devalüasyonlarla kendisini göstermiş, 17. yüzyılda Sultan IV. Murat’a yazılan Koçi Bey risalesinde devletin nasıl bir uçuruma sürüklendiği açıkça belirtilmiş eğer önlem alınmazsa bu gidişatın imparatorluğun mahfına yol açacağı vurgulanmıştır fakat buna rağmen içinde bulunduğu durumu iyi analiz edemeyen devlet nasıl bir uçuruma sürüklendiğini ancak Fransız ihtilaliyle anlamış fakat geç kalmıştır. Milliyetçilik akımının yarattığı kasırgadan etkilenen milletler birer birer bağımsızlık mücadelesine girişmiş ve zamanında yabancılara bir lütuf gibi verilen imtiyazlarla 300 yıl gelişip büyüyerek gaflet uykusundan yararlanan yabancı milletler bir imparatorluğun yıkılmasına neden olmuştur.  Her ne kadar devlet 300 yıllık gaflet uykusunun günahını panislamizm politikasıyla affettirmeye çalışsa da yıkılmasına engel olamamıştır
Osmanlının yıkılışından sonra Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde düştüğü yerden ayağa kalkan Türk milleti Cumhuriyetin ilk yıllarında geçmişinden ders çıkarmıştır. Cumhuriyet bile ilan edilmemişken 17 Şubat 1923’te gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi ve kongrede alınan kararlar geçmişten ders alma konusunda nasıl ciddi yaklaşıldığının açık göstergesidir. Aynı dönemde M.Kemal’in ”Köylü milletin efendisidir” demesi tesadüfen söylenmiş bir söz değil yeni Türk devletinin ilk ve temel amacının köylüyü milletin efendisi yapmak olacağının açık bir ifadesidir. Atatürk’ün ölümüne kadar geçen 15 yıllık dönemde dönemin şartlarına göre köylü kalkındırılmaya çalışılmış ve belli oranda başarı elde edilmiştir. 15 yıl içinde sadece 2 yıl bütçe açığı veren Türkiye Cumhuriyeti 1938 ve sonrasında tanzimatçı zihniyetteki politikacıların elinde tabiri caizse katledilmiştir.  Atatürk döneminde  uygulanan 1.ci 5 yıllık kalkınma programıyla tarım ve ziraatte ciddi hamleler yapılmıştır 2.ci 5 yıllık kalkınma programında ise köylünün topraklandırılması yani toprak reformu yer alıyordu.  Maalesef 2. kalkınma programına Atatürk’ün ömrü vefa etmemiştir. Kendisinden sonra gelen İnönü hükümeti  bunu uygulamak istese de kendisinde o gücü bulamamış ve devamında gelen Menderes hükümeti toprak reformunu tamamen rafa kaldırarak yok saymayı tercih etmiştir
Ne kadar yok sayılırsa sayılsın görmezden gelinirse gelinsin gerçekler güneş gibidir boğamazsınız batıramazsınız. 60 yıldır uygulanan yanlış ve plansız politikalar köylüyü her geçen gün fakirleştirmeye, feodalizme köle olmaya mahkum etmiştir.  Bunun yanında yok sayma politikasıyla da desteklenince 30 yıldır milli gelirimizin kat kat fazlasını kaybetmemize yol açan terör belası başımıza musallat olmuştur. Bugün milyonlarca insan açlık sınırında yaşıyorken, bu ülkenin bir bakanı ölen maden işçileri için çok güzel ölmüşler diyorken, gazi ve emekliler dilenci konumuna düşürülmüşken, engelli bir işçi geçinemiyorum dediğinde sana iş vermişiz daha ne istiyorsun diye aşağılanıyorken ”1 Mayıs’ta hadi Taksim’e” demek çocuğun eline şeker verip lunapark’a yollamaktan başka bir şey değildir. Tarihte 16 büyük devlet kuran yüce Türk milleti emeğe ve işçisine gereken değeri verdiği gün tarih Türk’ün yeni zaferlerini yazacaktır.
TIBBIYELİ HİKMET

Bir cevap yazın