Atatürk'ün Din Anlayışı ve Kur'an'ın Tercüme Edilmesi

1
Tarih boyunca din, toplumları istediği şekilde yönlendirmek, kontrol altına almak için kullanılan en büyük silah olmuştur. Diktatörler, krallar, sultanlar her zaman dini, kendi iktidarlarının meşruiyet aracı olarak görmüştür. En büyük zalimlikler, din kisvesi altında meşrulaştırılmış, saf temiz inançlı halk din ile korkutularak sindirilmiştir. Türk milleti de yüzyıllar boyunca ”iktidarlarını Allahtan aldığını” söyleyen sultanların yönetimi altında sömürülmüş, köle gibi çalıştırılmış, savaşlarda öldürülmüştür.  Halk bir yandan kendisini Allahın yer yüzündeki gölgesi gören padişahların diğer yandan din tüccarlığı yapan sahte alimlerin arasında sıkışıp kalmış, cahilliğe mahkum bırakılmıştır.
Cumhuriyet ilan edildiğinde, Osmanlıdan  okuma yazma oranı % 5 in altında olan 13 milyonluk bir halk miras kaldı. Savaşlar, göçler, açlık ve yoksulluk yüzünden ezilen masum halk, cehaletin pençesinde kıvranmaktaydı.  Kafasına sarık takıp sakal uzatanın molla sayıldığı bir dönemde Cumhuriyet, dini de düşmanlardan kurtarılması gereken bir değer olarak gördü. Kimdi bu düşmanlar? Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’da on binlerce mehmetçik vatanı için şehit olurken Yunan ordusu için halife ordusu diyen, Anadolu hareketini islam karşıtı ilan eden, Atatürk ve silah arkadaşları için ölüm fetvaları yayınlayan, sarıklı şeytan uşakları ve onların yobaz zihniyetiydi.
Yüzyıllardır toplumun iliğini, kanını sömüren sülükler gibi inancını sömüren yobazlara ve zihniyetlerine son verme zamanı gelmişti.. Okuma yazma bilmeyen halk, okuma yazma bilen küçük bir azınlığın merhametine bırakılamazdı. bırakılmayacaktı da… Silahlı düşmanı İzmir’den denize dökmeyi başaran Atatürk ve Türk milleti, sarıklı düşmanı da temiz imanında boğmayı başaracaktı. Bunun için de Kur’an’ın tercüme edilmesi şarttı.
Kur’an’ın tercümesinin nasıl yapıldığına geçmeden önce Atatürk’ün Kur’an ile ilgili düşüncelerini paylaşmakta fayda var. Zira  Atatürk’ün Kur’an ile ilgili düşüncelerini bilmeden Kur’anı hangi duygu ve düşüncelerle tercüme ettirdiğini anlayamayız.
Atatürk’ün Kur’an’a bakışı sıradan insanlar gibi basit bir inanç ve saygı değildi. O, Kur’anı sadece  bir dinin kutsal kitabı olarak görmüyordu. Aynı zamanda toplumu yönlendiren bir ışık olarak görüyordu. Örneğin 7 Şubat 1923’teki meşhur Balıkesir hutbesinde Kur’an için şöyle demiştir :
“….Peygamber Efendimiz Hazretleri, Tanrı tarafından insanlara gerçekleri bildirmekle görevlendirilmiş ve elçi olmuştur. İnsan yaşayışını düzenleyen temel kurallar hepinizce bilindiği üzere Yüce Kur’an’daki yazılı buyruklardır. İnsanlara doğruluğun özünü vermiş olan dinimiz, son dindir,en eksiksiz dindir (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri , C.II, s.94)
Atatürk’ün Kur’an ile ilgili düşüncelerinden birisi de Kur’an’ın halkın maneviyatını güçlendiren bir kitap olduğudur. 24-28 Mart 1918 tarihleri arasında Ruşen Eşref”le yaptığı ve Yeni mecmua dergisinin Çanakkale özel sayısında yayınlanan ”Anafartalar Kumandan. Mustafa Kemal ile Mülakat” başlıklı röportajında Kur’an’ın maneviyatı yükselten bir kitap olduğunu şöyle anlatmıştır :
“Biz, bireysel kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasında uzaklık sekiz metre. Yani ölüm kesin… Birincisi siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına toptan düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat imrenilecek ölçüde bir ılımlılık ve razı oluşla biliyor musunuz! Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir zaaf bile göstermiyor; sarsılmak yok! Okuma bilenler, ellerinde Kur’an-ı Kerim, Cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet getirerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh gücünü gösteren şaşılacak derecede ve kutlanacak bir örnektir. Emin olunuz ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.( Atatürk’ün Anafartalar Muhaberelerine Ait Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1934, s. 16 )
Kur’anı halkın maneviyatını yükselten bir kitap olarak gören Atatürk kurtuluş savaşı sırasında da dinin gücünden faydalanmıştır. İstanbul hükümetinin Anadolu hareketini din düşmanlığıyla suçlayan fetvasına karşılık Anadolu fetvaları hazırlatmış, TBMM yi bir Cuma günü dualarla açmış, zaman zaman halkın moralini yükseltmek amacıyla dini içerikli konuşmalar yapmıştır.
Atatürk’ün Kur’an ile ilgili bu düşüncelerini göz önünde bulundurursak Kur’an’a yaklaşımının sadece kişisel inanç olmadığını rahatlıkla anlayabiliriz.  Atatürk için Kur’an’ın tercüme işi bir dini mesele olmaktan ziyade bir devlet meselesidir. Bu yüzden Kur’an’în tercüme edilmesini kişisel dini duygularından uzak çözülmesi gereken bir sorun olarak görmüştür. Kur’an’ın neden tercüme edilmesi gerektiğini bir konuşmasına şu şekilde ifade etmiştir :
“Kur’an-ı Arapça okuyamazlar.Oysa şimdiye kadar (halkın kavrayabileceği düzeyde) Kur’an-ı Kerim Türkçe’ye çevrilmemiştir. Bunun başlıca nedeni, dünyadaki bütün Müslümanların başına geçerek bu ana kadar bu dini inananlarının büyük bir görkemle itibar kazanmasına hizmet etmiş olan Türklerin, İslam dinine duydukları özel yakınlıklarından dolayı Türkçe’ye çevrilmesinde olabilecek hatalardan korkmalarıdır.
Oysa zamanımızda bu gibi görüşlere tahammül yoktur. Çünkü dünyada hatadan tamamen yoksun bir şey yapılamayacağı bilimsel bir gerçektir. Böyle olası bir hata endişesinden dolayı, Kur’an’ı anlamadığı bu Arap diliyle tamamen ezberleyecek düzeyde dinine aşık olan Türk Milletinin, kutsal kitabın bu yüce anlamını istediği gibi anlayabilmekten yoksun bırakmak doğru değildir” (Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Anıtkabir Derneği Yayınları I, Ankara, 2001, c. 8, ss. 453-454)
Atatürk’ün Kur’an’ın neden tercüme edilmesi gerektiğini ifade eden diğer görüşlerinden bazıları şunlardır :
Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur’an Türkçe olmalıdır (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, c. 5, s. 1957)
Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor.; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde ne var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, c. 5, s. 1950)
“Bir Müslümanın Kur’ân’ı Kerimi temelde tam okuyabilmesi için, lafzen ve mana olarak okuması gerekir.Eğer sadece lafzen(manasını anlamaksızın) okursa veya sadece anlamını okursa(aslındaki dinî duygulanım eksik olacağı için) eksik okumuş olur, tam okumuş olamaz.Ancak lafzen okumadan mana olarak okumak, yani, Kur’ân-ı Kerim’i benliğimize sindirerek, anlayarak okumak daha üstündür. Çünkü, Kur’ân-ı Kerim genelde körükörüne taklit yerine bilinçli hareket etmeyi buyurmaktadır” (Osman Zümrüt, Kur’ân’ı Nasıl Okumalı ve Okutmalı, Genişletilmiş İkinci Basım, Ankara, 1994, s.114)
Camilerde Türkçe Kur’an okuyacaksınız. İşte size birer tane Kur’an veriyoruz. Evet bu tercüme belki iyi değildir. Çünkü Arapça’dan Fransızca’ya ve ondan da Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Bununla beraber, Ankara’da daha iyi bir Kur’an tercümesi yapılmaktadır.” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, c. 5, s. 1948)
Mukaddes mihrabı, cehlin elinden alıp ehlinin eline vermek zamanı gelmiştir (Jaschke Gotthard, Yeni Türkiye’de Kur’ân-ı Kerim Kursları, Tercüme Eden: Nimet Arsan, İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul, 1973, c. 5, ss. 62-63)
“… Milli terbiye ile geliştirmek ve yükseltilmek istenen genç beyinleri, bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayali fazlalıklarla doldurmaktan dikkatle sakınmak lazımdır.
Hoca Efendi bu fikrini açıklamak için (Kur’an-ı Kerim’den) “Vettini vezzeytuni, ilah” ayetini kendince yorumladılar. İncir ve zeytin çekirdeğinden ilke çıkardılar. Birindeki çokluğa, diğerindeki birliğe işaret ettiler. Ayetin anlamı bu mudur, değil midir bir şey diyemeyeceğim. Yalnız bu seyahatim sırasında, raslantı sonucu, bu ayetin anlamını diğer bir hoca efendiden sormuştum. Bunun için yarım saat kadar irdelemeye ihtiyacı olduğunu söyledi. Ömrünü medreselerde din biliminin öğrenimi ve öğretimiyle geçiren bir kişi, bir kitabın, (Kur’an-ı Kerim) bir satırını Türkçe ifade edebilmek için böyle bir ihtiyaç belirtirse, milletin bireyleri ne desin? Onun için efendiler, genç kuşağın beynini yormadan, onun her şeyi kabule ve sindirmeye yetenekli kıvrımları, hakikat izleriyle süslenmelidir. (Samsun öğretmenleriyle konuşmasından, 22 Eylül 1924)”  (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri , C.II, s.206-207)
İnsanlar genellikle kuran tercümesi  diyince sadece Elmalılı Hamdi’nin tercümesini bilmektedir fakat Cumhuriyet tarihinin ilk tercümesi, Atatürk’ün isteğiyle Konyalı Mehmet Vehbi Efendi’ye yaptırılan  “Hülassatü’l Beyan F: Tefsir’i Kur’an” adı Kuran tercümesidir. Ayrıca 1924 yılında Hüseyin Kazım Kadri’nin Nûru’l-Beyan adlı Kur’an tercümesi, 1927 yılında İzmirli İsmail Hakkı Bey’in ve 1924 yılında Cemil Said Bey’in yaptığı tercümeler Cumhuriyet tarihindeki diğer Kur’an tercümeleridir fakat Atatürk bu tercümelerin hiç birini yeterli bulmuyordu ve yeni bir tercüme yapılması gerektiğini düşünüyordu
1
İzmirli İsmail Hakkı Bey’in Kur’an tercümesi ( Elmalılı tercümesine kadar en yaygın bu tercüme kullanılmıştır)
1
1932 yılında Atatürk’ün imzalayarak Hafız Yaşar’a hediye ettiği Cemil Said Bey’in Kur’an tercümesi
27597767_tn30_0
Nûru’l-Beyan Kuran tercümesi
Atatürk, Kur’an’ın tercüme edilmesiyle ilgili ilk görüşünü 14 Ağustos 1923’te maarif toplantısında açıklamıştır. Toplantıda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bu toplantıdan yaklaşık 1,5 yıl sonra 21 Şubat 1925’te mecliste Diyanet işlerinin bütçesi görüşülürken Kur’an’ın yapılan tercümelerinin yetersiz olduğu ileri sürülerek yeni bir Kur’an tercümesinin yapılması gündeme gelmiştir.  Yaşanan sert tartışmalara ve mecliste bazı vekillerin karşı çıkmalarına rağmen Atatürk’ün ısrarlarıyla Kur’anın tercüme işi başlatılmıştır ve bu iş için Diyanet’e devlet bütçesinden 20.000 TL o günün koşullarında çok büyük bir ek bütçe ayrılmıştır
Adsız
1
Kur’an’ın tercüme edilmesi görevi  İstiklal Marşı’nın büyük şairi. Mehmet Akif’ ve din alimi Elmalılı Hamdi’ye verilmiştir. 10 Ekim 1925’te Beyoğlu 4. noterliğinde hem Mehmet Akif hem de Elmalılı Hamdi ile sözleşme imzalanmıştır. Yapılan anlaşmaya göre kuranın tercümesi için Akif ve Elmalılı ‘ya biner lira peşin toplam  6 bin lira verilmesi kararlaştırılmıştır. Anlaşmanın altında diyanet işleri başkanlığı adına Ahmet Hamdi Akseki’nin imzası vardır
2
Kur’an’ın tercümesi için Beyoğlu 4. noterliğinde Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi ile imzalanan sözleşmenin orjinal metni
Devletin kendisine verdiği görevden sonra Akif, Kuran tercümesini en iyi şekilde yapmak için Mısır’a gitmiştir. Yalnız Kur’an’ın tercümesine başladığında bu işin sandığından zor olduğunu anlamıştır. Yaptığı tercümeyi beğenmeyen büyük şair 1931 yılında yaptığı tercümeyi geri isteyerek devletten aldığı avansı da iade etmiştir.  Mithat Cemal Kuntay, Akif’in tercümesiyle ilgili şöyle anlatıyor :
“Tercümeyi bitirmişti. Bastıracaktı.Hatta karar vermişti, bir ilmi heyet tetkik edecekti. Ve Mevlana Mehmet Ali’nin İngilizce Kuran tercümesi gibi ipek kağıtlara bastıracak, ortaya metni, etrafına tercümesi konacaktı. Ve ilave etti: ‘Beyaz etmiştim’. Misafir daha fazla merak ederek sordu: ‘Niçin bastırmıyorsunuz, madem ki beyaz da etmişsiniz’ ‘Beyaz etmiştim ama gün geçtikçe kenarları yine simsiyahtı. Kafi şeklini verdim sandıktan sonra yine düzeltiyordum. Bazı bir tek kelimenin daha iyi mukabilini buluyordum. O zaman bütün Kuran’da da bu kelimenin tercümelerini baştan başa değiştirmek lazım geliyordu’ Misafir bu lüzumsuz titizliği anlamayan gözlerle susuyordu.Akif anlatmaya mecbur oldu. ‘Bir lisan ki bir kelimesi, bir sigası hep birden hem zat, hem zaman, hem mekan ifade eder.Bunun başka bir lisana tercümesi nasıl kabil olur?’ Hülasa (özetle) bu Kuran tercümesi Akif’in gözünde bir türlü bitmiyordu. ‘Tercüme bitti ama” diyordu ‘tashihi bitmedi. Bakalım o mu benden evvel bitecek ben mi ondan evvel” .(Mithat Cemal (Kuntay), Mehmet Akif, Hayatı-Seciyesi-Sanatı, 2.bas, Türkiye İş Bankası Kültür Yay. Ankara, 1990,s.196-198)
Mehmet Akif’in görevi bırakmasından sonra Elmalılı Hamdi Kur’an-ı Kerim’in tercüme işine devam etmiştir. 1935 yılında çok titiz bir çalışma sonucunda “Hak Dini Kur’an Dili” adını taşıyan 8 cilt, 6433 sayfalık bir baş yapıt ortaya çıkmıştır ve ilk basımında 10. 000 adet bastırılarak memleketin dört bir yanına ücretsiz olarak dağıtılmıştır.  Kuran tefsiri dışında ayrıca Buhari hadislerinin Türkçe’ye tercümesi için Ahmet Naim efendi görevlendirilmiştir. Ahmet Naim efendi ilk 3 cildini tefsir ettikten sonra geriye kalan 9 cildi Kamil Miras tamamlamıştır ve 12 ciltlik Buhari hadisleri  ”Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih”  adıyla basılmıştır.
1
1935 yılında basılan Elmalılı tercümesi ”Hak dini Kuran Dili”
1
Buhari hadislerini Türkçeye çeviren Kamil Miras
Atatürk, Kur’an’ın tercüme edilmesinden sonra da bu konu üzerinde titiz çalışmalarına devam etmiştir. Tercüme işinden sonra Kur’an’în tercümesinin okunmasına sıra gelmiştir. Bu görev için ise Hafız Yaşar, Sadettin Kaynak gibi memleketin en iyi hafızlarını görevlendirmiştir. Bir konuşmasında Kur’an’ı en iyi Türklerin okuduğunu şöyle ifade etmiştir:
”Ezan ve Kur’an’ı Türkler’den başka hiçbir Müslüman milleti bu kadar güzel okuyamaz. Bunlara muhteşem müzik ahengi veren Türk sanatkarlardır.”(Utkan Kocatürk,Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1999, s. 234)
Atatürk için Kur’an’ın Türkçesinin camilerde okunması da en az tercüme edilmesi kadar önemlidir. Çünkü okuma alışkanlığı olmayan ve dinlemeye alışan Türk milletinin Kur’an’ın anlamını öğrenmesi için okunması da şarttır. Bu iş için de en uygun yer halkın toplu olarak beraber olduğu camilerdir. Atatürk’te bu gerçeği bildiği için Kur’an’ın tercümesinin camilerde okunmasını istemiştir ve ilk Türkçe Kur’an 22 Ocak 1932 de Yerebatan Camii’de Hafız Yaşar tarafından okunmuştur. Burada bir noktayı ifade etmek istiyorum. Camilerde hiç bir zaman namazlar Türkçe kılınmamıştır. Kur’an’ın türkçesi namazlardan sonra cemaate okunmuştur.
1
1
1
Cumhuriyet 2 Şubat 1932
Atatürk’ün Kur’an’ın güzel ve doğru okunmasına ne kadar önem verdiğini anlamak için  Sadettin Kaynak’a kulak verelim. Hafız Sadettin Kaynak Atatürk ile ilgili bir anısını şöyle anlatıyor :
“….O gece sarayın muâyede salonunda bütün hafızlar toplandık. Birçok davetliler de vardı. Ve bunlar Türkçe Kur’an okunması tecrübesinde bulunmak üzere çağırılan kimselerden ibaretti. Saz heyeti de vardı.
Tecrübeyi yapacak hafızlar Süleymaniye müezzini Kemal, Beşiktaşlı Rıza, Sultan Selimli Rıza, Fahri, Burhan, Yaşar, Nuri ve ben. Saz heyeti arasında Selanikli Kanuni Mustafa, Mısırlı İbrahim, Kemanî Nobar vardı. Mecliste iki erkekle bir de kadın bulunuyordu. Tecrübeye başladık. O sırada ayağa kalkarak o gün Fatih Camiindeki hadiseyi , halkın, hitabet tarzında okuyuşu nasıl memnuniyetle karşıladıklarını Atatürk’e arz ettim.
Cevaben:
“Öyle ise o şekilde tecrübeler yapalım!” buyurdular
ve Kur’an tercümesinden Fatiha Sûresi’ni açıp Kemal’e uzattılar. Kemal okudu.
“Olmadı, ver ben okuyayım” buyurdular ve okudular.
Sonra bu sûreyi sıra ile orada bulunanlara okuttular. Fakat hiçbirisinin okumasını beğenmedi. Çünkü Türkçe nasıl hitap edilir, bunun usûlünü ve inceliklerini arkadaşlar içinde bilen ve Atatürk’ün istediği biçimde okumaya muktedir kimse yoktu.Sıra bana geldi. Ben en sonda ve Atatürk’ün sol tarafında oturuyordum. Okudum.
“İşte böyle okuyunuz, böyle istiyorum ” dedi. (Sadi Borak,Atatürk ve Din, İstanbul, 1962, ss. 71-73)

Atatürk”ün  Kur’an’a verdiği değere başka bir örnek ise Ramazan aylarında Çankaya köşküne hafızları çağırarak Kur’an okutmasıdır. Her yıl Ramazan ayı geldiğinde incesaz heyetini köşkten çıkartarak Ramazan boyunca her gün  akşam, hafızlara Kur’an okutmuştur.  Bu davranışının iki anlamı vardır :
1- Ramazan aylarında içki içmeyerek bu kutsal aya ve insanların inancına saygı gösterdiği
2- Ramazan boyunca köşkte Kur’an okutarak Kur’an’a değer verdiği
Atatürk’ün Ramazan aylarında Kur’an okuttuğunu 15 yıl boyunca Atatürk’ün yanında olan Riyaset-i Cumhur orkestra şefi ve özel hafızı Yaşar Okur şöyle anlatmaktadır :
“… Ramazanların Atam için çok büyük bir önemi vardı. Ramazan gelir gelmez ince saz heyeti Çankaya Köşkü’ne giremezdi. Kandil Geceleri de saz çaldırmazdı. Sadece beni huzurlarına çağırır, Kuran’ı Kerim’den bazı sureler okuturdu. Ben okurken gözleri bir noktaya takılır, derin bir huşu içinde dinlerdi. Ruhunun çok mütelezziz olduğu her halinden anlaşılırdı.Ramazanlarda bir ay müddetle Hacı Bayram-ı Veli ve Zincirlikyu camilerinde şehitlerin ruhuna Hatim-i Şerif okumamı emrederlerdi. O günlerde civar kasaba ve köylerden gelenlerle cami hıncahınç dolardı…” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, c. 5, s. 1516)
Ramazan aylarına büyük değer veren Atatürk, 1932 yılının Ramazan ayında 3 Şubat 1932 Kadir gecesi Ayasofya camiinde Hafız Yaşar ve memleketin en ünlü hafızlarına mevlid okutturmuştur.  Ayasofya’da o gece okunan mevlid radyolardan da canlı yayınlatan Atatürk tarihte bir ilke daha imza atmıştır. Cumhuriyet tarihinde radyolardan canlı mevlid yayını yaptıran ilk Cumhurbaşkanı  bugün yobazların ”din düşmanı” dediği Atatürk’tür. Hafız Yaşar Ayasofya’da okunan mevlidi şöyle anlatmaktadır :
“Akşam namazından sonra kapılar kapatıldı. İçerde ve dış avluda benzerine az rastlanılan bir kalabalık vardı. Ancak polisin yardımıyla müezzin mahfiline kadar gidebildik. Teravih namazını Hacı Faik Efendi kıldırdı. Namaz sırasında ilahi ve ayin-i şerif okundu. Hoparlörler caminin her tarafına konulmuştu. Bu dinî merasim Türkiye’den ilk defa radyo ile bütün dünyaya yayılıyordu. Sıra mevlide geldi. Yirmi hafız iştirakiyle okunan mevlit pek muhteşem ve ulvi oldu. Perde perde yükselen bu ilahî nağmeler Ayasofya Camii’nin cidarlarından Türkiye sathına ve bütün dünyaya yayılıyordu. Cemaat sanki büyülenmiş, hoş olmuştu. Hele muazzam cemaatin de iştirak ettiği o tevhit sadaları, insana havalanacakmış gibi bir hafiflik hissi veriyordu, bu ulvi ve ilahî nağmeleri Atatürk de radyosu başında dinliyordu. Ertesi akşam huzuruna çağıran Atatürk bana şunları söyledi:
“Dinî merasimi radyodan takip ettim. Çok memnun ve mütehassıs oldum. Arkadaşlarınız hafız beyleri yarın akşam saraya iftara davet ediyorum. Kendilerini haberdar ediniz.
Atamın bu paha biçilmez iltifatları hayatımın en büyük manevi servetidir. Ertesi akşam hafızlar saraya geldi. Üst katta muazzam ve mükellef bir iftar sofrası hazırlanmıştı. Atatürk de sofrada bizimle beraber iftar etmek lütfunda bulundular. İftardan sonra hafızlara ayrı ayrı Kur’an okuttular. Hepsi teker teker iltifatlarına mazhar oldular. Huzurlarından ayrılırken hafızları Seryaver Bey’in odasına götürmekliğimi emrettiler. Orada hafızlara iki yüzer lira ihsanda bulunuldu. Sonra yine Atatürk’ün emri ile hafızlar otomobillerle evlerine kadar götürüldüler”
1
1
1
Son olarak Atatürk düşmanlarının bir çarpıtmasına cevap vermek istiyorum. Her yerde Kazım Karabekir’in ”paşaların kavgası” kitabından ”Kur’an’ı tercüme ettireceğim ki arabın yavelerini öğreteceğim”  cümlesini cımbızlayıp paylaşıyorlar. Oysa Atatürk Kur’an’ı neden tercüme ettirdiğini bir çok defa çeşitli vesilelelerle söylemiştir. Örneğin 30 Kasım 1929’da Alman Vossische Zeitung gazetesi muhabirine verdiği demeçte şöyle konuşmuştur :
“Ahiren Kur’anın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte bulunan birşey mevcut olduğunu ve din ricalinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işleri olmadığını bilsinler. Camilerin kapanmasına hiçbir kimse taraftar olmamasına rağmen, bunların bu suretle boş kalmasına taaccüp ediyor musunuz?” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt 3 s.124-125 TTK Ankara 1989 4. basım)
Her şey çok açık ve net değil mi ? Bugün Atatürk’e din düşmanı diyenler, kurtuluş savaşında Yunan ordusu halifenin ordusudur diyen zihniyetin temsilcileridir. Çünkü onlar için hilafetin kaldırılması bile dinsizliktir. Atatürk’ün mücadele ettiği zihniyet işte bu hilafetçi saltanatçı islam zihniyetidir.
TIBBIYELİ HİKMET

Atatürk'ün Din Anlayışı ve Kur'an'ın Tercüme Edilmesi” için bir yorum

  • Eylül 20, 2015 tarihinde, saat 2:47 pm
    Permalink

    Çok güzel bir açıklama olmuş.Gönül isterdi ki bu yazıyı herkes okusun.Atatürk’ün İslama ne kadar değer verdiğini halkın dinini yetkisiz ağızlardan değil de direk Kur’an dan öğrenmesi gerektiğini anlatmaya çalışmıştır.Ne. yazık ki o zamanki din tüccarları günümüzde de hala Atatürk’ü din düşmanı gibi gösterip eski cahiliyeye dönmek istemektedirler.Çünkü cahil insanı gütmek daha kolaydır.

Bir cevap yazın