Türk Kadınını Özgürlüğe Kavuşturan Devrim : Türk Medeni Kanunu

10979253_429652170532589_1309649466_n
 
Cumhuriyetin en önemli devrimlerinden biri belki de en önemlisi medeni kanunun kabulüdür. 17 Şubat 1926 da kabul edilen medeni kanun ile sadece aile hayatı değişmemiş, toplumun yapısında köklü değişiklikler olmuştur. Kadının özgürleştirilmesi, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, mirasta eşit hakların verilmesi , çok eşliliğin kaldırılması 1400 yıllık şer’i hükümlerin tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Bu açıdan baktığımızda açıkça şunu söyleyebiliriz ki medeni kanunun kabulü laik devletin kapısını aralamıştır. Bugünlerde Cumhuriyet’in kendisine verdiği değeri anlamayan kadınlar için medeni kanun nasıl kabul edilmiş, hangi aşamalardan geçilmiş, ne sıkıntılar çekilmiş anlatalım. Hem Cumhuriyet’in faziletinin ne olduğunu bir kez daha anlamış oluruz hem laikliğe düşman olan kadınlar nasıl bir gaflet içinde olduklarını görmüş olurlar. Tabi gaflet uykusundan uyanmak istiyorlarsa…
Medeni kanunun kabulünü anlamak için önce Osmanlı’yı doğru okumamız gerekiyor. Osmanlı’da kadın hakları ne durumdaydı? Kadınların ne hakları vardı? Toplum içinde kadının yeri neydi ? En sonda söyleyeceğimi başta söyleyim. Osmanlı’da kadının ismi cismi yoktu. Uydurmuyorum cidden yoktu. 1831 yılında yapılan ilk nüfus sayımında kadınlar sayılmamıştır. Bunun nedeni kadının toplumda yeri olmamasıdır. Evi geçindiren, çalışan erkek olduğu için Osmanlı nüfus sayımında bireyi değil iş gücü ve haneyi göz önünde bulundurmuştur.
Tanzimat, Osmanlı’da yeni bir düzenin değişim sancılarının çekildiği dönemdir. Devletin giderek  zayıflamasını önlemek için  uygulanan pragmatist politikalar o dönemin devlet adamları tarafından uygulanmıştır. Tanzimat döneminin devlet adamı pragmatisttir. Devleti yıkılmaktan kurtaracak her öneriyi, fikri değerlendirmiştir. Bu yüzden batıdan ithal edilen kanunlar peş peşe kabul edilmiştir. 1840 ve 1851 tarihli ceza kanunnamesi,  1850 yılındaki Kanunname-i ticaret, 1858 yılındaki ceza kanunnamesi,  1880 ve 1881 yılında kabul edilen usul- muhakemat-i cezaiye ve usul-i muhakemat-i hukukiye kanunları ve 1858 yılındaki arazi kanunnamesi kabul edilen kanunlardan bazılarıdır.
Ceza, arazi, ticaret gibi konularda kanunların çıkarılması bu kanunların arasındaki ilişkinin düzenlenmesi ihtiyacını yaratmıştır.  Bu ihtiyacı karşılayan kişi ise 19. yüzyılın büyük hukukçusu ve devlet adamı Ahmet Cevdet paşadır. Nisan 1869 da başlayıp Eylül 1876 da tamamlanan çalışmasıyla 1851 maddelik mecelleyi oluşturmuştur. Mecelle her ne kadar o döneme göre yenilikler getiren bir kanun olsa da gerçekte pek bir şey değiştirmemiştir. 1400 yıllık şer-i ve fıkh-i hükümlerin yeniden düzenlenmesinden başka bir şey değildir. Aile yapısında hiç bir değişiklik gerçekleştirmemiştir. Çünkü mecelle aile hukukunu düzenlemek amacıyla çıkarılmamıştır. O dönemde çıkarılan kanunlara destek amacıyla çıkarılmıştır. Ahmet Cevdet Paşa mecelleyi hazırlarken devrim yapmayı düşünmüyordu. Tek amacı devletin kötü gidişatına bir çözüm bulmaktı. Bu yüzden medeni kanunla mecelleyi kıyaslamak tam olarak doğru bir kıyaslama değildir eksiktir
Osmanlı’da aile ile ilgili düzenlenen ilk kanun 25 Ekim 1917 de kabul edilen hukuk-ı aile kararnamesidir. Yaklaşık iki yıl kadar yürürlükte kalan hukuk-ı aile kararnamesi 19 Haziran 1919 da yürürlükten kaldırılmıştır fakat yerine başka bir kanun getirilmediği için fıkıh kitaplarında yer alan hükümler bir süre daha mahkemelerde uygulanmıştır. Bu durum gün geçtikçe sıkıntı yaratmış, yeni bir kanun düzenlenmesi ihtiyacını yaratmıştır. Medeni kanunun kabulüne giden süreç artık başlamıştır.
Medeni kanunun kabulünden önce 1923 ve 1924 yılında Osmanlı’dan kalan kanunlarda değişiklik yapılması amacıyla ”tâdil-i kavanîn için muktazı lâyihaları ihzâra memur komisyonlar” adı verilen komisyonlar kurulmuştur. Bu komisyonlar şunlardır :
Mecelle vacibât komisyonu
Mecelle ahval-i şahsiye komisyonu
Usul-i muhakeme-i hukukiye ve şer’iye komisyonu
Ticaret-i bahriye ve berriye komisyonu
Usul-i muhakemât-ı cezaiye komisyonu
Kanun-ı ceza komisyonu
Komisyonlar ilk toplantısını 2 Mayıs 1923’te İstanbul’da gerçekleştirmiştir. Komisyonlarda hakim olan görüş laik hukuktan uzaktır. 1916 yılında oluşturulan ahkam-i şahsiye komisyonunun devamı niteliğindedir. Komisyon öncelikle şer-i hükümleri göz önünde bulunduruyor batı hukukunu ikinci plana atıyordu.  Hukuk-i Aile kararnamesinin aşağı yukarı aynısı olarak hazırlanan kanun tasarısı 30 Aralık 1923’te Adliye vekili Seyyid bey tarafından meclise sunulmuştur. Meclis, tasarıyı Adliye ve Şer-iye encümenlerine havale edilmiştir ve 3 Nisan 1924 tarihinde tekrar görüşülmek için Adliye vekaletince geri alınmıştır.
Adliye vekili Seyyid bey oluşturulacak olan kanunun öncelikle şer-i hükümlere uygun olması gerektiği görüşünü savunmuştur. Bir konuşmasında görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir :
Efendiler! Bütün şark ve garbın bütün Avrupa hukukşinaslarının bütün feylesofların ittifak etikleri bir şey var ki o da bir memleket kanunları o memleketin örf ve adetine uygun olması kazıyyesidir. Kanun vaz‘ında esas budur. Bir kanun memleketin örf ve adetine muvafık olmazsa o kanun pâydâr olmaz. Çünki hukuk demek örf ve adet demektir. Bir memleketin ahkâm-ı kanuniyesi kavâid-i hukûkiyesi o memleketin örf ve adetinden doğar ve o örf ve adetin tebeddülü ile tebeddül eder. ( Kemaleddin Nomer –  Şeriat Hilafet Cumhuriyet Laiklik: Dini ve tarihi gerçeklerin belgeleri İstanbul 1996, s. 384)
Seyyid bey konuşmasının devamında yeni kabul edilecek kanunun her şeyden önce şeri hükümlere uygun olması gerektiğini açıkça ifade etmiştir :
“Islahât-ı adliye nâmı altında alelacele bir kanun yapmak doğru olmaz; muzirdir. Almanlar son kanun-ı Medenîlerini ancak onbeş senede vücuda getirebildiler. Memlekete milletin örf ve adetine, milletin bünye-i ictimaiyesine uygun kanunlar yapmak kolay bir şey değildir. Muhtelif devletlerin muhtelif usul ve kanunları var. Garbın örf ve adeti ve hukuku olduğu gibi şarkın da memleketimizin de örf ve adeti ve kavâid-i hukûkiyesi vardır. Bunları uzun uzadıya tedkîk etmek, etüd etmek, düşünmek, hangi kaidelerin hangi ahkamın memleketimize, milletimizin şeriat-i ictimâiyesine, ahvâl-i hayâtiyesine uygun olduğunu tespit eylemek îcâb eder. Böyle yapılmayıp da alel’acele gelişi güzel bir kanun yapılacak olursa fayda yerine mazarrat hasıl olur. Sonra sık sık iki günde bir ta‘dile mecbur kalırsınız.” ( Kemaleddin Nomer –  Şeriat Hilafet Cumhuriyet Laiklik: Dini ve tarihi gerçeklerin belgeleri İstanbul 1996, s. 385)
Seyyid beyin görüşüne muhalif olanların başında ise Mahmut Esat Bozkurt geliyordu. Bozkurt’a göre insan hakları ve medeni kanun evrenseldi. Devletten devlete değişemez, milletlere göre medeni kanun olamazdı.Bu düşüncelerini yıllar sonra şöyle ifade etmiştir:
”Bugünkü sosyoloji dünkü Montesquieu sosyolojisi değildir. Milletler kendi kendilerine yaşamıyorlar. İş bölümü medenî milletleri siyasî istiklallerine rağmen bir aile haline getirmiştir. Şu halde modern sosyoloji her memleketi ayrı ayrı değil, insanlığı kül halinde mütalaa eder. Türk milleti medenî dünyanın bir üyesidir ve en önemlilerden birisidir. Bu nedenle bağlı kalacağı hak sistemi medenî dünyanın hak sistemidir. Zaten medenî milletler ailesine girmenin tek yolu ve çaresi de budur. (Komisyonların yapmış oldukları kanunları kastederek) Bize uygun olarak hazırlandığı söylenen taslaklar ne dereceye kadar bize göre yapılmışlardır? Bunların içindeki derme çatma maddelerin hangisi bizim ulusal ihtiyaçlarımızdan alınmıştır? Evlenme, boşanma hükümleri mi? Vesayet miras bahisleri mi? Yoksa 200 maddelik borçlar kanunu mu?Montesquieu sosyolojisinin hala hüküm sürdüğünü farzetsek bile yani milletlerin infirad halinde yaşadıklarını kabul etsek bile Türkün millî ihtiyaçlarını, İslamî esaslardan mülhem olan Malikî, Hanbelî, Şafî, Hanefî kurallarla nasıl ifade edebilirdik?!” (M. Esad Bozkurt, Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, s.189)
1923 yılında dağıtılan komisyondan sonra 1924 yılında kurulan komisyonda batılı anlamda bir kanun hazırlanması görüşü  ağırlık kazanmıştır. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bu süreci “Medenî Hukukun Umumî Esaslan”nda şöyle anlatmıştır :
“1924 yılının Mart ve Nisan ayları içinde adlî ıslahata müteallik diğer birçok kanunlar kabul olundu. İşte bu hamleler yapıldıktan sonra devlet idaresinin laikleştirilmesi hemen hemen ta-mamlanarak radikal adlî ıslahat yolunda fikirler az çok olgunlaştıktan sonra 19 Mayıs 1924’te Ta’dîl-i Kavânîn Komisyonlarının Sûret ve Tarz-ı Faaliyetine dair yeni bir talimatnâme yapıla¬rak bu komisyonlar yeniden teşkil olundu” ( Yılmaz Altıparmak – İslamiyet Açısından Atatürk ve İnkılapları s. 327)
 
11 Mayıs 1924’de tadil-i kavanîn komisyonları tekrar kurularak çalışmalarına başlamıştır. Bu komisyon ilk komisyondan farklı olarak kanunların batıdan alınmasını savunanların ağır bastığı bir kanundur. Komisyon genel anlamda hukuk-ı Aile kararnamesiyle aynı çerçevede olsa da erkeğin tek taraflı boşama hakkının kaldırılması ve boşanmanın sadece mahkeme önünde gerçekleştirilmesi gibi şer-i hükümlere göre tamamen aykırı olan kanunların kabul edilmesi, medeni kanununun kabulü konusunda atılmış önemli adımlardır.
Atatürk’te yeni medeni kanununun kabul edilmesinin gerekliliğini ve yapılan çalışmaları bir konuşmasında şu şekilde değerlendirmiştir :
“Adalet teşkilatı ve ıslahatına verdiğimiz önemi nasıl ifade etsek azdır. Fakat bundan mühim olan nokta; adlî telakkimizi adlî kanunlarımızı, adlî teşkilatımızı, bizi şimdiye kadar şuurî, gayrı şuurî tesir altında bulunduran, asrın icabâtına gayrı mutabık revâbıttan bir an evvel kurtarmaktır. Millet her mütemeddin memlekette olan terakkiyât-ı adliyenin, memleketin ihtiyacâtına tevafuk eden esasatını istiyor. Millet serî ve katî adaleti temin eden medenî usulleri istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tâbî olarak adliyemizde her tesirâttan cesaretle silkinmek ve seri terakkiyâta atılmakta asla tereddüt olunmamak lazımdır. Hukuk-i medeniyede hukuk-i ailede takib edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere merbutiyet; milletleri uyanmaktan meneden en ağır bir kâbustur. Türk milleti, üzerinde kabus bulunduramaz ( M.Esad Bozkurt – Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, s.187)
1925 te kurulan Ankara hukuk fakültesinde yaptığı konuşmada da Atatürk yeni bir hukukun gerekliliğini şu şekilde ifade etmiştir :
Büsbütün yeni kanunlar vücuda getirerek eski esâsât-ı hukûkiyeyi temelinden hal’etmek teşebbüsündeyiz. Ve yeni esâsât-ı hukûkiye ile elifbasından tahsile başlıyacak bir yeni hukuk neslini yetiştirmek için bu müessesâtı açıyoruz. Bütün bu icrâatte mesnedimiz milletin istidât ve kabiliyeti ve irade-i kat’iyesidir ( Ergun Özen- Atatürk ve Hukuk İnkılâbı, s. 27)
1924 ve 1925 yıllarında batıdan bir kanunun tamamen kopya edilmesi gerektiğini savunan görüş ağırlık kazanmıştır fakat bu komisyon Adliye Vekili Mahmut Esad Bozkurt tarafından kaldırılmıştır. Komisyonun kaldırılşdığı gün komisyon üyeleri  önünde yaptığı konuşma o dönemde medeni kanunla ilgili kararlılığı açıkça göstermektedir.
“Sayın arkadaşlar! Türk ihtilalinin kararı Batı medeniyetini kayıtsız, şartsız kendine malet- mek, benimsemektir. Bu karar o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki önüne çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar. Bu prensip bakımından kanunlarımızı oldukları gibi batıdan almak zorundayız. Böylelikle Türk ulusunun iradesine uygun harekette bulunmuş olacağız. Keyif ve isteklerimize göre değil, milletimizin dileklerine göre iş başarmaya borçlu¬yuz. Şimdiye kadar geçen hizmetlerinize teşekkür eder, komisyonların vazifelerine son veririm ( Yılmaz Altıparmak – İslamiyet Açısından Atatürk ve İnkılapları s. 329)
1924 yılında kurulan komisyonun kaldırılmasından sonra İsviçre medeni kanununun bazı değişikliklerle tercüme edilmesi kararlaştırılmış, hukukçulardan, mebuslardan, avukatlardan oluşan 26 kişilik bir heyet oluşturulmuştur. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu kanunun meclise sunulmasını şöyle anlatmıştır:
“Hazırlanmış olan Medenî Kanun lâyihası, lâyihanın ehemmiyetine nazaran kısa olan bir esbâbı mucîbe lâyihasıyla birlikte Adliye Vekaletinden Başvekalete tevdi olundu. İcra Vekilleri heyetinin 20 Aralık 1341 (1925) toplantısında tezekkür ve tasvip edilen kanun lâyihasınınTürkiye Büyük Millet Meclisi’ne takdimi kararlaştırıldı ve başvekâletin 6/6336 sayılı tezkeresiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu.
Medenî Kanun lâyihası Türkiye Büyük Millet Meclisi Adliye Encümenince “Bazı mühim celseler Başvekil İsmet Paşa’nın; heyet-i umumiyesi de Adliye Vekili Mahmut Esat ve mezkur komisyon azasından kanun-ı Medenî Müderrisi Veliyyüddin huzurlarıyla mütalaa olundu ( Yılmaz Altıparmak – İslamiyet Açısından Atatürk ve İnkılapları s. 330)
17 Şubat 1926 da meclise sunulan tasarı hakkında ilk konuşmayı Adliye vekili Mahmut Esad Bozkurt yapmıştır. Bozkurt konuşmasında şu hususları dile getirmiştir :
Arkadaşlar! Tarihe, yüksek ve vefakâr hatıranıza, bütün hakikatlerin bütün çıplaklıkları ile mevzu bahis olduğu bu kürsüden küçük bir nokta etrafında tevakkuf ederek bir hakikati de tevdi etmek isterim: Bu kanunları inkilâbın büyük liderinin ilhamından aldığım feyiz ile düşünerek teklif ettim. Bundan başka mensubiyeti ile miiftehir olduğum Türk milleti¬nin ihtiyacatı ve Heyeti Celilenizin inkilâp etrafında şimdiye kadar verdiği tarihî ve katî kararlardan ce-saret alarak hazırladım. Bununla beraber bu kanunları hazırlarken maruz kaldığım müşkülât içinde yanıbaşımda daima büyük Başvekili buldum. Bütün bunlardan aldığım ilham ve cesaretle çalışarak hazır-ladım ve bugün Heyeti Celilenizin huzuruna, Türk miHetinin büyük menfaatlerini ifade etmekte olduklarına kanaat getirdiğim bu kanunlarla çıkıyorum.
Arkadaşlar! Bu kanunlar inkilâbın mana ve mefhumlarını tespit edeceklerdir. Bu itibarladır ki biran evvel tasdikleriyle neşri, Türk milleti için hayatî bir zarurettir. Bunlar biran evvel tatbikat sahasına gir-medikçe kararlarınızla vücuda getirilen inkilâp büyük bir mana ifade edemiyecek ve ondan tamam iy- le istifade mümkün olamayacaktır. ( TBMM Zabıt Cerideleri  Cilt :22 D:2 İçtima: 2. Celse: 57 s. 230)
Adsız
 
Türk tarihinin, bendenizin anlayışıma göre, en hazin siması Türk kadınıdır. Yeni lâyihanın aile teşki¬lâtı ve miras ahkâmı şimdiye kadar istenildiği zaman kotundan tutularak bir esir gibi yerden yere vurulan, fakat ta ezelden hanım olan Türk Annesini lâyık olduğu mevkii ihtiramına getirecektir. (Bravo sesleri, alkışlar) Türk annesini mevkii hakikisine ve ihtiramına getireeck olan bu kanun, unutmamak lâzımdır ki, aynı zamanda Türk Camiasını en kuvvetli ve en esaslı bir surette tarsim etmiş olacaktır.
Arkadaşlar! Kanunu Medenîyi tasvip ve tasdik bu-yurduğunuz anda inkilâba ve Türk tarihine, Türk ha-yatına yeni bir seyr bahşetmiş olacaksınız. Bu kanunu kabul marazında ellerinizi kaldırdığınız zaman geçen (13) asır duracak ve Türk Milletine, Türk câmiası- na yeni ve feyizli medenî bir hayat açılacaktır. İnkılâp ve onun öz sahibi olan Türk milleti bu tarihî ka¬ranındı bekliyor. Adliye Vekâletiniz, Kanunu Medeniyi hazırlamakla tarih ve inkilâp huzurunda Türk milletinin hakikî menfaatlerini ifade etmiş olduğuna samimiyetle ve vicdanî bir kanaatle kanidir  ( TBMM Zabıt Cerideleri  Cilt :22 D:2 İçtima: 2. Celse: 57 s. 230)
Adsız
Mahmut Esat Bozkurttan sonra söz alan Şükrü Kaya da medeni kanunla ilgili çok net ifadeler kullanmış ve lu açıklamaları yapmıştır:
Efendiler! Her kamın kendi devrim yaşar ve her devrin kendi kanunu vardır. İstibdat din namına bâtıl ve zayıf akidelerin vicdanlarda hâkim olmasını ister ve onun kanunları da bu esaslardan mülhemdir. İstibdatta bu muamelâtı şahsiyenin çürüklüğü görülmüştür. Fakat istipdat hükümetleri hiç bir vakit bunun tadiline yanaşamadı. Bu Kanuna Medenî lâyihasının Meclisi Âlinize tevdii, Hilâfetin yıkılmasına Saltanatın devrilmesine ve Cumhuriyetin ilânına tesa¬düf etmiştir. Milletin seve seve ve kendisine bir felâh olmak üzere ilân ettiği Cumhuriyet zaten başka kanunlarla yaşıyamaz. Memleketin selâmetini müekkel olan Cumhuriyeti tahkim ve takviye etmek istiyorsanız,
| Cumhuriyete lâyık kanunlar yapınız ve irticai besleyen kaideleri ilga ediniz. İrticai besleyen kanunlar bir taraftan merî iken, diğer taraftan inkılâp kendisini kendi mantıki ile, kendi hissiyle ve kendi kuvveti ile müdafaaya mecbur kalır. (Bravo sesleri, alkışlar) Bundan sarfınazar bu eski kaideler baki iken, biz müstakil bir Hükümet dahi teşkil edemiyecek vaziyette  idik. Çünkü devletimizin istiklâli teşriîsi yoktu. Istiklâli teşriîsi olmayan bir Devlete müstakil bir Devlet denilebilir mi? Eski kaidelerin diğer feci bir ciheti de dünyanın her hangi faziletkâr bir milletin kadınlarından daha faziletli olan ve evvel ve ahir fedakârlıkları ile bu memlekete binlerce şehit yetiştiren kadınlarımızı birçok medenî haklardan mahrum etmesi idi.
Efendiler! Milletler ailelere istinat eder. Aileler, millet bünyesinin en kuvvetli hücreleridir. Bir millet ki rüknü aslîsi olan kadım hukukundan mahrum eder, hayattan iskat eder, kendi kendisine yarısını meflûç eder. Efendiler! Asırlardan beri Türk kadınının yaptığı fedakârlık ve gösterdiği fazilet kendisine karşı lâzım gelen hürmete hak kazandırmıştır.( TBMM Zabıt Cerideleri  Cilt :22 D:2 İçtima: 2. Celse: 57 s. 231)
Adsız
bsvsbsdb
Bu net ve gerçekçi konuşmalardan sonra 743 sayılı Türk medeni kanunu kabul edilmiştir. Bu kanunla birlikte kadına erkekle eşit haklar getirilmiştir, tek taraflı boşanma hakkı kaldırılmıştır. Boşanma kararı bağımsız mahkemelere verilmiştir. Miras hukukunda kadının erkeğin hakkının yarısı kadar hak alması kaldırılmış eşit haklar tanınmıştır. Çok evlilik yasaklanmıştır. Medeni kanun sayesinde kadınlar önce 1930 yılında yerel seçimlerde, 1934 yılında da genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı kazanmıştır.
Bugünlerde Cumhuriyeti reklam arası olarak gören kadınlar önce nüfus sayımında bile insan yerine konulmadığı Osmanlı’ya baksın. Şer-i hukukta kendisine verilen haklara baksın sonra reklam arası dedikleri cumhuriyetin kendilerine verdiği haklara baksın ondan sonra Cumhuriyet reklam arası mı değil mi? Reklam biterse film nerden devam eder tekrar düşünsün
TIBBIYELİ HİKMET

Bir cevap yazın