Rumların Kıbrıs'taki Türk Soykırımı : Kanlı Noel

1
Kıbrıs…
Tarihin her döneminde stratejik öneme sahip olan, doğu Akdeniz’in kilit noktası, paylaşılamayan ada… Anadolu ,Suriye kıyılarına, Mısır ve Süveyş kanallarına yakınlığı, Ege denizine giriş ve çıkışlarda etkili olması nedeniyle her zaman emperyalizmin hedefinde olmuştur ve  binlerce masum Türk, emperyalizmin kurbanı olmuş, katledilmişlerdir. Bu katliamların en bilineni 21-25 Aralık 1963 tarihleri arasında gerçekleşen kanlı noel katliamıdır.
Kanlı noeli anlatmaya geçmeden önce Kıbrıs’ın tarihine kısaca bakmak gerekir. 1571 yılında sultan 2. Selim tarafından fethedilen Kıbrıs, 1878 yılında İngilizlere verilmiştir ve bu tarihten sonra adada Türkler ve Rumlar arasında anlaşmazlıklar başlamıştır. Rumların ve Yunanların megalo ideası yani büyük Helen imparatorluğunu kurmak amacıyla ortaya çıkan Enosis hareketleri ilk olarak 1912 yılında başlamıştır. Balkan savaşları sırasında başlayan Enosis çabaları, kurtuluş savaşı ve Lozan sonrasında da devam etmiştir.
Adada Rumların ilk isyanı 21 Ekim 1931 tarihinde gerçekleşmiştir. İngiliz yönetimine karşı isyan eden Rumların isyanı sonucunda, anayasa, meclis, seçimler ve siyasi partiler askıya alınır ve isyan bastırılır. Rum isyanından 16 yıl sonra bu kez Yunanistan 27 Şubat 1947 de Kıbrıs ile Yunanistan’ın birleşmesi gerektiğini dünyaya ilan etmiş, 2 yıl sonra da 21 Kasım 1949 da  Birleşmiş Milletlere başvurmuştur. 15 Ocak 1950 tarihinde adada referandum yaparak Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması gerektiğini dünyaya kabul ettirmeye çalışmışlardır fakat Yunanistan’ın teklifini Birleşmiş milletler kabul etmemiştir  16 Ağustos 1954 tarihinde “halkların eşit hakları ve self-determinasyon ilkesinin Birleşmiş Milletlerin himayesi altında Kıbrıs halkına uygulanması” isteğiyle yapılan son başvuru da Birleşmiş Milletler tarafından reddedilince Rumlar, bu meselenin silahla çözüleceğine inanarak 1 Nisan 1955 da EOKA terört örgütünü kurmuşlardır. Örgütün kurucusu PEON gençlik teşkilatının da kurucusu olan Georgios Grivastır
1
EOKA’nın kurucusu Georgios Grivas
1 Nisan 1955 tarihinde EOKA terör örgütünün kurulmasından sonra adadaki Türkler de kendilerini korumak için örgütlenmişlerdir. Bu örgütlerden bazılarının isimleri şöyledir:  Karaçete, Volkan, 9 Eylül, Türk MukavemetTeşkilatı
TMT Lefkoşa Sancağı Kovanbeyi Nevzat Uzunoğlu, EOKAnın kuruluşunu ve kendilerinin EOKA ya karşı örgütlenmelerini şöyle anlatmaktadır :
”Nisan 1955 öncesi Rumların böyle bir hazırlık içerisinde olduklarını sezinliyorduk, hissediyorduk. Rum gazetelerinin yazıları, Rum ileri gelenlerinin beyanatları böyle bir mücadeleye girişecekleri izlenimini veriyordu… O zaman Türklerin bir kuruluşları yok. Bir başıbozukluk devam ediyor. Bazı vatanını seven milliyetperver gençler kendi aralarında toplanarak küçük küçük dernekler kurarak mücadeleye katılma kararı aldılar… Burada tabii kendilerini koruyan bir hami, bir devletleri yoktu o zaman…”(Girne’de 13 Temmuz 2003 tarihinde yapılan görüşmeden alıntı)
EOKA dışında kurulan diğer bir Rum terör örgütü OPEK (Kıbrıs Rumlarını Koruma Teşkilatı) tir. Kurucusu EOKA’nın da liderlerinden olan Nikos Sampson’dur. 1961 Nisan ayında başkan Prometheus imzasıyla yayınladığı bildiride hem Kıbrıslı Türklere hem de Türkiye’ye gözdağı vermeye çalışmıştır. Bu tehdit bir nevi kanlı noelin habercisidir
1
OPEK’in kurucusu Nikos Sampson
Adadaki Türk varlığını her zaman reddeden ve ”Ben Kıbrısım, Kıbrıs benimdir” sözünden vazgeçmeyen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios da 15 Ağustos 1952 tarihinde Kykko manastırında yaptığı konuşmada enosis hayalinden ve Kıbrısın bir gün mutlaka Yunanistan ile birleşeceğinden bahsetmiştir. 1959 yılında imzalanan Londra ve Zürih anlaşmalarını kabul etmeyen Makarios bir yandan EOKA yı gizli gizli teşkilatlandırarak yapacağı katliama hazırlık yapmış, bir yandan anayasanın 13. maddeesinde geçen Türk varlığını anayasadan çıkarmak için tüm gücüyle çalışmıştır.
1
Mihail Hristodulu Muskos (Makarios)
EOKA terör örgütü silahlı örgütlenmesini tamamladıktan sonra Yunanistan’da da darbe girişiminde bulunan general Fedon Kizikis komutasında harekete geçmiştir. Savunma Bakanı Yorgacis, Makarios’un özel doktoru Vassos Lyssarides ve Nikos Sampson’un yönetimindeki EOKA Akritas planı adı verilen  Kıbrıs’taki Türk varlığını ortadan kaldırarak Yunanistan ile birleşme planını uygulamaya koymuşlardır. Artık bu dakikadan sonra insanlık susmuş vahşet başlamıştır.
1111111
EOKA militanları 
Katliamdan yıllar sonra 2 Haziran 1968 tarihinde  Rauf Denktaş ile Beyrut’ta görüşen Kıbrıs Rum lideri Kleridis, Akritas planından şöyle bahsetmiştir :
”O planı biliyorum. Akritas namı müstearının Yorgacis’e ait olduğu doğrudur, fakat planı yazan ve hazırlayan o değildir. Sizde olduğu gibi bizde de Yunan subayları gençlerimizi eğitime tabi tutuyorlardı. Bir teşkilat kurmuşlardı. Her şeyi hazırlarlar, imza için Yorgacis’e getirirlerdi. Yorgacis de bunları imzalardı. Fakat şimdi Yunanlılar aradan çekilmişlerdir ve halk Yunan idaresinin tadını iyice tatmıştır.” (Zaim M. Necatigil, The Cyprus Conflict, Kemal Limited Yay., Lefkoşa, 1982, s.46)
Kanlı noelin ilk cinayeti Tahtakale mahallesinde olmuştur. Girne’den Lefkoşa’ya doğru yola çıkan iki araba sözde kimlik kontrolü bahanesiyle durdurulur. Arabadaki Türklerden biri polis kılığındaki adamlardan birini tanıyıp ”O polis değil, Olympiakos Futbol Kulübü’nden Yanni”  diyerek bağırmasından sonra Zeki Halil ve Cemaliye Emirali   makinalı tüfeklerle taranarak öldürülmüşlerdir. Bu olaydan sonra Kanlı noel diye tarihe geçen Rum katliamları başlamıştır.
1
Zeki Halil ve Cemaliye Emirali’nin cenazesi 
11
Zeki Halil ve Cemaliye Emirali’nin vurulduğu yer
TMT Lefkoşa Sancağı Kovanbeyi  Nevzat Uzunoğlu, Kanlı noelin başlamasını ve gelişen olayları şöyle anlatmıştır :
”…Bu arada vurulan, yaralanan, öldürülen Türkler oluyordu. Rumların  köyleri bastıkları oluyordu ve biz hiçbir tedbir almıyorduk bunlara karşı çünkü gizliydik, yeraltındaydık. 21 Aralık’ta Rum saldırıları başlayınca, yer üstüne çıkmak mecburiyetinde kaldık çünkü topluca taarruza maruz kaldık. Lefkoşa’nın etrafı geceleyin Rum polislerince, EOKA’cılarca abluka altına alınıyordu sivil arabalarla. Arabaların içinde sivil giyinmiş polisler, EOKA’cılar telsizlerle yer yer tatbikat yapıyorlardı, konuşuyorlardı. Biz de onlara çaktırmadan onları takip ediyorduk. Bir gece Lefkoşa Erkek Lisesi binası içerisinde biz nöbetteyken gizlice sivil bir araba Girne Caddesi’nden geçerek Atatürk büstüne ateş etti. Biz de dışarıya dağıldık fakat kaçtılar. Ertesi gün lise binasının orada gezerken talebelere ateş ettiler ve artık komutanların emriyle mecbur olduk ve yeryüzüne çıktık… Şöyle ki 63’te olaylar patlak verdiğinde silahımız yoktu ama biz eğer yürüseydik zaman çok müsaitti. Rumlar durmayacaktı ama bize dendi ki ‘Bu nefis müdafaasıdır. Bunun ötesine geçmeyin. Türkiye gelecek, müdahale edecek ve ne gerekliyse o yapılacak’. TMT son derece inançlı Türkiye’ye, bağlılık, sadakat, büyük bir sadakatle bağlılık var. O zaman, ‘Bir disiplinsizlik yapmayalım, karşı taraftan, anavatandan yanlış değerlendirilmeyelim.’ diye çekiniyorsunuz… Bu çerçevede olaylar gelişiyor ve kâh onlar bizim Türk bölgelerimizde devriye geziyorlar, kâh biz onların peşlerine takılıyoruz… Böyle sıcak temaslar başladı ve bu sıcak temaslar nihayet 21 Aralık 1963’te Tahtakale’de yoklanmak istemeyen 2 gencimizi, karısıyla beraber geç saatte bir lokantadan veyahut da bir sinemadan çıkmışlar ve polis durdurttu yoklayacaklar. Yoklanmak istemediği için oradaki bu aile kurşunlanıyor ve olay oradan başlıyor. Ertesi gün Atatürk anıtına, Kız Lisesi’ne ateş açılıyor. Kız öğrenciler yaralanıyor ve arkasından bizim Aspava diye bildiğimiz Lefkoşa’da yüksek, stratejik bir binadan yoldan geçmekte olan bir vatandaşımızı yaralıyorlar ve olaylar tutuşuyor. Derhal bize çanakları çıkarma emri veriliyor… Gerçekten büyük bir heyecanla başlıyoruz. Bizim normal zamanlarda Rum saldırılarına karşı sorumlu olduğumuz Lefkoşa nasıl savunulacak? Bütün kasaba ve köyler savunma çerçevesi içerisinde herkes yerini alıyor. Rumlar Lefkoşa’ya saldırıyorlar ve bütün ağırlıklarını Lefkoşa’ya veriyorlar. Neden? Çünkü Lefkoşa düştüğü takdirde bu mesele de biter ama maalesef bu gerçekleşmedi çok şükür. Gâvurlar sükûtu hayale uğradı ve 21 Aralık’ta başlayan olaylar 25 Aralık’a kadar devam etti ve 25 Aralık’ta Kaymaklı boşaltılıyor. Halkımız oradan göç ediyor ve hemen yanı başındaki Hamitköy’e göç ediyor ve 25 Aralık’ta jetlerimiz Lefkoşa üzerinde uçunca Makarios ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı ama bu da olayların sona ermesini sağlayamamıştır” (13 Temmuz 2003 tarihinde Girne’de yapılan görüşmeden alıntı)
1111
Cemaliye Emirali
22

Kumsal Katliamı
21 Aralık 1963 tarihinde başlayan Kanlı noel katliamı her gün giderek artmaktadır. Bu katliamlardan en bilineni ise 24 Aralık 1963 ‘te gerçekleşen Kumsal katliamıdır. Terezopulos kod adlı Yunan subayı komutasındaki 150 kişilik Rum terörist, Türklerin ölü bölge diye savunma önlemi almadıkları Lefkoşa’nın Kumsal semtine gelmişler ve İrfan bey sokak 2 numaralı dairede oturan Binbaşı Nihat İlhan’ın 37 yaşındaki eşi Mürüvvet İlhan ve çocukları Murat, Kutsi ve Hakan korkup saklandıkları küvetin içince insanlık dışı bir şekilde katledilmiştir. Bugün Kanlı noelin sembolü haline gelen fotoğraftaki küvetteki ölmüş çocuklar binbaşı Nihat İlhan’ın çocuklarıdır
1
Rum teröristlerin katlettiği Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi çocukları
1
Eşi ve çocuklarının öldürüldüğünden habersiz olan binbaşı Nihat İlhan’a acı haberi çoban Hüseyin getirmiştir. Çobana, kendisine verdiği sütü, ekmeği çocuklarına ulaştırıp ulaştırmadığını soran Nihat İlhan’a çoban Hüseyin’in verdiği cevap yürekleri yakar
‘Hayır götürmüyorum. Çocuklarınız artık ne ekmek yiyor, ne peynir yiyor. Onlar Allah’ına kavuştu.’’
Binbaşı Nihat İlhan, çocuklarının ölüm haberini nasıl aldığını ve yaşadıklarını yıllar sonra şöyle anlatmıştır :
”Ondan sonra telefon ettik ve Alay komutanı olarak Hasan Sağlam geldi yerine. Ondan sonra dedim ki ‘Efendim bakın bir çoban vardı ve bana gelip dedi ki ‘Sizin çocukları Faruk diye bir üsteğmene söylemiş binbaşımı göreceğim diye.  Ne su içiyorlar, ne ekmek yiyorlar. Allahlarına kavuştu onlar. Ben de Binbaşı’mın istediklerini götürmüyorum, haberi olsun.’ demiş. Faruk geldi, böyle sarsıntı  geçirmiş, ağlamış falan. ‘Faruk neden ağlıyorsun, ne oldu?’ dedim. ‘Böyle böyle olmuş.’ dedi. ‘Yahu yalandır, sen bakma, yalandır.’ dedim ve ona inanmadım. Ondan sonra Hasan Sağlam gelince ona söyledi ve o da ‘Yok öyle bir şey.’ dedi. ‘Beni eve kadar götürür müsünüz?’ dedim, ‘Hayır, götüremem ama sen gelmek istiyorsan.’ dedi. Bakın artık ayın 27’si olmuş. 18’inden 27’sine. O rahmetliler ayın 24’ünde katledilmişlerdi ‘Ben seni götüremem ama sen gelmek istiyorsan ambulansla gel ama asker sözü ver ki eve uğramayacağız.’ dedi. Ben evden Alay’a gelirken o Kanlıdere’nin kenarından geliyorum. Söz uğramayacağım, dönüp bakmayacağım bile eve.’ dedim. Elçiliğe gittim. Elçilikte Yüzbaşı Diş Hekimi İlhan Cumhur Türker vardı, Hâkim Süleyman Alan vardı ve Hâkim Süleyman Alan beni karşıladı. Üstüm başım toz olmuş, sakalım uzamış. Dedim ki ‘Ne jilet makinem var, ne de tıraş sabunum var. Bu elçilikte tıraş malzemesi var mı? Şöyle bir yıkanayım, banyonuz var mı? Bir de tıraş makinesi verirseniz tıraş olayım.’ dedim. Neyse tıraş sabunu bulamadılar ve el sabunuyla tıraş oldum, çıktım ve gene etrafta kimse yok. Ne Hasan Sağlam var, ne de herhangi bir subay var. ’Elçi Bey seni istiyor.’ dediler ve elçinin odasına girdim ve ‘Hayrola?’ dedim. Dedi ki ‘Böyle böyle işte, kaybettiniz çocuklarınızı.’ ‘Hayrola kaçırdılar mı ailemi ve çocuklarımı?’ dedim. ‘Hayır, hayır katlettiler.’ dedi. ‘Allah’ıma şükürler olsun, vatan sağ olsun.’ dedim.Elçi bana ‘Neden öyle söyledin?’ diye sordu. Dedim ki ‘Efendim ya kaçırsalardı.Küçücük çocuk 4 yaşında, 6 yaşında. Kim bilir hangi dağda çoban olacaklardı. Ya hanımımı ne yapacaklardı? Birden bire böyle ferahladım, vatan sağ olsun.’ dedim” (Emekli Tuğgeneral Nihat İlhan ile 25 Haziran 2007 günü Ankara’da yapılan görüşme)
946178_851193658326585_2129636129073876496_n
21 Aralık 1963’te Ayvasıl’da ( Türkeli’nde )Rumlar tarafından şehit edilen 9 vatandaşımız, Barış Gücü nezaretinde Ayvasıl’dan alınıp Lefkoşa’da Tekke Bahçesi’nde defnedilirken ( 3 Ocak 1964)
Eşinin ve çocuklarının öldürülmesini vatan sağ olsun diyerek soğukkanlılıkla karşılayan binbaşı Nihat İlhan, bu haberi aldığında elçilikte insanlık dersi niteliğinde bir olay gerçekleşmiştir. Doğum sancısı çeken bir Rum kadını ve eşi elçiliğe getirilir, hamile kadının eşi korkudan tir tir titremekte eşi ve kendisinin öldürüleceğini düşünmektedir. Orada bulunanlardan biri cebinden çıkardığı tabancayı acılı binbaşına uzatır ve eğer istiyorsa eşinin ve çocuklarının intikamını bu Rum kadını ve kocasını öldürerek alabileceğini söyler ama Nihat İlhan ben katil değilim askerim diyip sert şekilde kızarak derhal hamile kadının hastaneye yetiştirilmesini emreder. İşte Türk’ün büyüklüğü budur.  Olayı bir de Binbaşı Nihat İlhan’dan dinleyelim
”Tam arabalara bindik, bir baktım karnı burnunda bir kadın, yanında mesleğini sordum kocası berbermiş. Yanında da kadın ve çocuğunun elini tutmuş durumda. Kadın böyle tir tir titriyor, adam da ağlıyor. Yahu niye ağlıyorsun dedim. Dedi ki doğumu başladı ve suları geldi karımın. Hastaneye götüremiyorum korkumdan, yolda beni çevirirler öldürürler diye. ‘Benim arkadaşım var Kaya Bekiroğlu. Telefon edeyim git onun yanına.’ dedim. Telefon ettim ve onları Kaya Bekiroğlu’nun hastanesine gönderdim”(Emekli Tuğgeneral Nihat İlhan ile 25 Haziran 2007 günü Ankara’da yapılan görüşme)
 
Nikos Sampson taraftarları yıllar sonra utanmadan sıkılmadan Kumsal katliamını Türklerin, Rumları suçlamak için gerçekleştirdiği iddiasını ortaya atmışlardır. KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Rumların yalanına şu cevabı vermiştir :
“…Bunu söyleyen, yani Rum söylese neler yaptığını, Rum söyler bunu Türk’e mal etmek için ama bunu Rum’dan alıp ta içimize yaymak isteyen birkaç kişi var. Tabii tutarsız bir şeydir. Kumsal bir bölge içerisinde bir ev değil bir yöredir. Kumsal bölgesi içerisinde gelip de katliamı yapanların kimler olduğunu bilen ve hatta bunlara karşı av tüfeğiyle savaşan insanlar vardır. Onun için bu iddia tutar bir  şey değildir. Mesela mahkeme mukayyeti Hasan Bey vardı. Hasan Bey gelenlerin sakallı, sakalları uzamış Rumlar olduğunu, komando kılığında Yunanlılar olduğunu, bunların etrafında Rumlar olduğunu gören ve bunlara karşı savaşan bir insandır. Dolayısıyla bu tutmayan bir yalandır” (Rauf R. Denktaş ile 8 Temmuz 2003’de Lefkoşa’da yapılan görüşme)
1
TMT Limasol Sancağından Mehmet Y. Manavoğlu da kumsal katliamını Rum teröristlerinin yaptığını şöyle anlatmıştır :
“…Kıbrıs Türk’ü o kadar kenetlenmişti ki TMT’ye, Denktaş’a ve Türkiye’ye. Bu bağı koparmak çok zordu. Bu bağı koparmak için, bu üç şeyin yara alması gerekirdi. Sistemli bir şekilde suçlamaya gittiler TMT’yi… Biz 1976’da Güvenlik Kuvvetleri kurulunca (TMT’yi) onlara teslim ettik, çekildik ve biz kapandık. ‘Biz tarihte TMT olarak yerimizi aldık.’ dedik. O şekilde başladılar ki illa biz vurduk doktorun eşini ve çocuklarını. Onun (o evin) içerisinde o ev sahibi, kızı, bir başka kız da vardı. Ev sahibi kaçtı, kız lavabonun altına sindi. Rumlar gelip bunları vurduğunda kızı da gördüler ve onu da vurdular ama o dizlerinden yaralandı. Ölümcül yara almadı. Kızcağız diyor ki ‘Bizi Rumlar vurdu.’ Bu kaçanlar diyor ki ‘Rumlar geldi.’ Onlara hiçbiri inanmaz. ‘TMT vurdu, kasten vurdu. TMT Türk askeri gelsin buraya diye vurdu.’ diyorlar. Sistemli bir şekilde eğitilerek böyle başlatıldı… Türkiye’den kovulan 63-64 yıllarında veyahut da korkup da kaçan, eğitimini bırakıp da buraya gelenler onlar öyle bir planlı çalışmaya girdiler ki izah edemem size. Nasıl beyin yıkıyorlar? Bizdeki bu tolerans… Şimdi beşte birliğiz. EOKA hala daha kendini tutuyor. Esas EOKA 63’te ortaya çıkmıştı yeryüzüne. 63’te biz de çıktık yeryüzüne. Ama onlar daha sonra EOKA-B diye, EOKA-C diye tekrar saklandılar yeraltına. Aynı şahıslar olsa ki aynı şahıslardı. Ama biz yapamadık çünkü Güvenlik Kuvvetleri artık kontrol altındadır” (Mehmet Y. Manavoğlu ile 25 Ağustos 2004’de Girne’de yapılan görüşme)
TMT Derneği Başkanı Yılmaz Bora da Rumların işlediği katliamı şöyle anlatır :
”…Hasan Kudum Bey’i çok iyi hatırlarım, bunlar saklandı. Bu insanlar Binbaşı İlhan’ın evindeydiler. Girdiler, zavallı kadını (Hasan Kudum’un eşi) tuvaletin içinde belden vurdular. O kadın, zavallı neler çekti. Bizimle birlikte yaralı kafilesi olarak gitmişti Ankara Hastanesi’ne. Küvetin içinde Bnb. İlhan’ın karısı, çocukları, yani orada beyinler sıçramış. Yalnız Rumlar orada birkaç… Katsonis diye Rum Binbaşının miğferi bulundu orada. Bu resimlenmiştir. Rumlar büyük bir panik halinde kaçmışlardır. Yoksa Rum zaten oraya yerleşmeye gelmiştir. Avrami diye Türkçe konuşan ama Türk olmayan bir insan otururdu orada ve Türk halkı içinde yıllarca yerleşmiş yabancı bir unsur ve ondan sonra öğrenildi ki telsizle muazzam bir haberleşme vardı ve o bölge savunmasız kalmıştı. Aslında bizim TMT olarak yaptığımız savunma planlarında orada bir açıklık görüyorduk. Orayı nasıl kapatacağız. Kapatacağız, kapatacağız (derken) kapatamadık ve olaylar patlak verdi. Nitekim bu haberleşme tam yerini buldu ve oraya geldiler ellerini kollarını sallayarak ve kırdılar, vurdular, döktüler ama kalmadılar. Bana göre kalmamalarının sebebi işte giden bu 5 kişilik bizim ekibin arkasından daha büyük bir birliğin geleceği inancıyla Rum toplanıp kaçtı. Onun için olayın TMT ile hiçbir alakası yoktur. Yani Rum yaptığı hareketi bitirdi ve Rum kaçarken biz de önlerine gittik. Zaten onlar artık aldılar esirleri gidiyorlar artık. Bizi vuran, son emniyeti sağlayan insan mıydı? O bize karşı boşalttı silahını. Biz de ona boşalttık. Yani neticede olay bu” (TMT Derneği Başkanı Yılmaz Bora ile 13 Temmuz 2003 tarihinde Girne’de yapılan görüşme)
1
Kumsal katliamında yaralananların anlattıkları vahşetin boyutunu daha net göstermektedir. Örneğin Növber İbrahimoğlu yaşadıklarını şöyle anlatmıştır :
”Ben 1928 doğumluyum. 35 yaşındaydım, o zaman. Kapıdaki delik, hâlâ durur, hani benim elime girdi. Herkes evdeydi. Banyoya girdik. Tuvalete, Feride Hanım girdi. O orada yalnızdı. Biz, hepimiz bir yerdeydik. Hasan Dayı da bizimle banyodaydı. Onun koluna isabet etmişti kurşun. Çok bir şey olmadı. Mürüvvet Hanım küvete girdi. “Ben çocukları alıp buraya giriyorum” dedi. Gördüm, çocuklarını üstüne aldı sarmaladı ve sırt üstü küvetin içine yattı. Ben kapının arkasındaydım. Kurşun elime girdi. Hâlâ kolumu kestikten sonra bile saçma yerine duruyor. Kız kardeşimin doğrudan üstüne sıktılar, kurşunu. Kurşunlar, bacağının bir tarafından girip, diğer tarafından çıktı. Bütün bacağı parçaladı. O lavabonun altına girmişti. Hiç ses çıkarmadı fukara. Işıl, 2 yaşındaydı. Olay akşam üzeri 6 buçuk 7 sıraları oldu. (İçeriye girenlerin ve kaç kişi olduklarının) Hiç farkında değiliz. Ama ‘Zido Enosis’ gibi bir şeyler duyduk galiba. Hasan Dayı, “basıldık” dedi. Herkes, ışığı söndürelim dedi. Işıkları söndürdük ve banyoya saklandık. (Binbaşı o gece) Hanımına telefonda söylemiş. Ama nereden bilelim ki, (Rumlar) kapıyı kırıp, içeri girecek, sonra da banyo kapısına ateş açacak. Kaç kişi girdiğini hiç görmedik. Bilmiyoruz. Bizi ‘Öldü.’ deyip bıraktılar. İlk kapıya ateş ettiler. Biz içeri girdiğimizde kapıyı kilitlemiştik. Banyonun içine de tam isabet etti, çünkü kapının karşısındaydı, banyo. Mürüvvet Hanım, çocukları üstünde, bütün kurşunları o yedi. Sabaha kadar kanların içinde kaldık. Eğer, ben bu elimi, banyodaki yüz havlusu ile çekip de sarmasaydım, kan kaybından ölebilirdim. Evin değil, misafirsin. Nerede ne var, ne bileceksin. İşte hemen orada buldum havluyu ve sardım elime, yoksa ölürdüm, herhalde. Saldırıdan sonra hiç biri gelmedi. Sabaha kadar, taşın üstünde kaldık. Kutsicik, sabaha kadar ‘su’ diye inledi. Soğuk kış günü, 23 Aralık’ta, yerimizden kıpırdayamadık, korkudan. Ben çıktım yürüyerek, Hasan Dayı ile beraber. Vasıta bulduk, bizi doktora götürdüler. Söyledim olanları. Ben gidiyorum dedim. Rumlar tekrar beni bulursa diye de korkuyordum. ‘Belki, biz sağlam gideriz ve biri de gelir seni alır ve hastaneye getirir.’ dedim. Yürüyerek yola çıktım. Sabah 07.00’ye doğruydu. Sonra vasıta bulduk. O gün akşama kadar, hatta ertesi güne kadar kendimi bilmez durumdaydım. Bayılmışım. Orada, beni ameliyat ettiler. Bir gece sonra Türkiye’ye gönderdiler bizi. Beraberdik uçakta. Çocuk da yaralı ayağı, sedyenin üzerinde, götürdüler bizi. İlk resmi çekenden de emin değilim. Bir dönem gazete yazmıştı. Foto basın diye bir gazeteci varmış, onun geldiğini duyduk. Hastaneye götürdüler bizi. Sonra ameliyata alındık. Arkadan da yaralıları almak için uçak geldi. Araya Barış Gücü, Kızıl Haç girdi. Uluslararası Havaalanı’ndan uçtuk. Ben 5 ay Ankara’da kaldım 2 buçuk ay, hastanede yattım. Bak kızım, bu el takmadır. Mayısın içinde, koptu kopuyor, tekrar Ankara’ya gönderdiler, beni, olaydan sonra. Londra’ya da gittim, tamir ettiler. Üstünden tekrar deri kapladılar. Bu şekilde işimi görüyorum. Bu olmazsa zor. Bir şey yapamam. Mesela bıçağı böyle araya sıkıştırıp, kesebiliyorum. Elimi burada kestiler. Polisin karşısındaki kliniğe götürdüler beni o gece. Kız kardeşim, bir gece daha kaldı. Bacağı yaralı olduğu için. Yürüyemezdi. Onu ertesi gün, alıp getirdiler. Şimdi babamın evinde kalıyorum kızım, ben. Annem babam öldü, Onların evinde kalıyorum. Evlendim. Evliydim o zaman. 10 yıl da geçindim. Ama elim böyle olduğu için kocam beni istemedi. Boşandık. Çocuğum olmadı. Adamdaydı kusur. ‘Bir elli ile geçinemem.’ dedi. İşte ben de o zamandan beridir, annemle babamın evindeyim. Mora’da. 40 yıl bu hafta bitiyor. (İlhan ailesiyle) Ben hiç tanışmadım. Ben kız kardeşimde, o akşam misafirdim. Şansa bak, ben misafir geldim,’Hepimiz toplanalım.’ dediler. ‘Ne olacağız?’ diyorduk, sürekli. ‘Sokaktan ateş olursa isabet etmez, banyoya girin.’ demiş binbaşı hanımına. O gece esirler alıp gittiler. Onlar görmüştür eve girenleri. 1 hafta derenin karşı tarafında kaldı bu esirler. Derenin içinde bir de dilsiz bir kadın vardı, çocuklu. Onun kocasını da o gece vurdular. Fatma Hanım’ın kocasını da vurdular. Her gün gazete okumuyoruz ki. (Bu olayı yaşayanlar olarak, bu olayı Türkler yaptı kuşkusu dile getirildiğinde) Ama sinirleniyoruz tabii. Olayı biz yaşadık. Herkes doğruyu yazsın istiyoruz. Bizi Rumlar taradı o gece. Türkler değildi” (Aysu Basri Akter’den akt.: Kıbrıs, 4 Mart 2007)
1
O dönemde ana okulu öğretmenliği yapan Birsen Şemsettin ise yaşadıklarını şöyle anlatmıştır :
“…63 olaylarında biliyoruz, Kızılhaç araya girdi ve BM ile Kızılhaç birlikte Rumların kontrolünde, Kıbrıs’taki yaralıları, Türkiye’ye uçurdular. Ölenler bir binbaşının ailesi olduğu için daha fazla onlar konuşuldu tabii. Feride Hanım, 60’ın üzerindeydi. O evi yaptılar. Herhalde bir süre sonra ihtiyaç hissettiler ve arkaya da bir ev yaptılar. Kendileri arka evde oturuyordu. Binbaşıya da evi kiraladılar. Ama binbaşının, 3 tane oğlan çocuğu var. En küçüğü 1 buçuk yaşlarında falan, kucaktaydı. Feride Hanım çok becerikli bir hanımdı. O küçük oğlana pijamalar diker, patikler işlerdi. Mürüvvet Hanım ile birbirlerini çok çok severlerdi. İyi geçinirlerdi. Mürüvvet Hanım bir yere gideceğinde de çocuklara Feride Hanım bakardı. Ne pişirse onlara da verirdi. Feride Hanım bizim köydendi. Ben hem Feride Hanımı biliyorum, hem çocuğu. Çocuk (Kutsi) benim öğrencim. Mürüvvet Hanım da her gün gelir gider, çocuğu okula getirirdi. Bir askerle beraber gelirlerdi okula. Ya binbaşı gelir, çocuğu bırakırdı ya da Mürüvvet Hanım. Her ikisi ile de görüştüğüm için beni evlerine davet ederlerdi. Son da Hatice Bozkurt ile birlikte gitmiştik Evin bir holü vardı. Ben o holü biliyorum. Bütün odalar, o hole açılırdı. Bir başka oda, sonra da koridor vardı. Olaydan 15 gün önce de ben, Mürüvvet Hanım’da misafirdim. Kutsicik, Feride Hanım ile beraber fala bakıyordu. Feride Hanım fal bakarken, ona da öğretmiş. ‘Öğretmenim falınıza bakayım.’ dedi, bana. Ben de kahve içtim. O da güya, 4 yaşında fal bakıyor. En büyüğü de Köşklüçiftlik İlkokulu’nda okuyordu. Perihan hoca hanım da onun öğretmeniydi. En küçükleri 1 yaşındaydı, Murat. Mürüvvet Hanım ise 30-35 yaşlarında, biraz iri yarı, Zonguldaklı bir hanımdı… Bu insanlar kapıyı kırıp içeri girdiklerinde Binbaşının şapkasını ve duvarda asılı fotoğraflarını görünce ifrit oldular ve odalara ateş aça aça girdiler. Belki onları görmeselerdi bu insanları da esir alacaklardı. Erdoğan Rifat’ın evi vardı yakınlarda… Erdoğan Rifat’ı, ateş ettiği için damda vurdular. Binbaşının evinde de bunlar yaşanınca diğer evlerden de esirler toplayıp gittiler. (Bu olayı yaşayanlar olarak, bu olayı Türkler yaptı kuşkusu dile getirildiğinde) Ben her gün okuyup yakından takip ediyorum. O yüzden de gerçeklerin ortaya çıkmasını istedim. ‘Neden bu söylentiler var.’ diye sinir oluyorum”.(Aysu Basri Akter’den akt.: Kıbrıs, 4 Mart 2007)
Katliamın tanıklarının  anlattıkları kısaca böyle… Daha nice acı hatıralar, insanlık dışı olaylar var. Hepsini tek bir yazıda anlatmak mümkün değil ama şu bir gerçek ki 4 gün içinde 367 Kıbrıs Türk’ü Rumlar tarafından katledilmiştir.  Müslüman noel kutlar mı kutlamaz mı bilmem ama benim için her noel kanlıdır. Her noelde Rumların Türklere yaptığı katliamı hatırlarım. Bugün Ermenilere soykırım yaptık diyenlerin kanlı noeli ağızlarına bile almaması ne acı.. Ölen Türk olunca, Türk’ten başka herkesin vicdanı susuyor ama biz susmayacağız. Her noelde Rumların yaptığı katliamı unutanlara hatırlatacağız. UNUTMADIK UNUTTURMAYACAĞIZ
TIBBIYELİ HİKMET

Bir cevap yazın